İstanbul'un görülesi turistik yerleri

Altı Minareli Mabed Sultan Ahmet Camii

Türkiye’nin ilk altı minareli Camii olan Sultan 1.Ahmet’in yaptırdığı Sultan Ahmet Camii Türkiye’nin ve İstanbul’un en önemli ve görkemli yapılarından biridir.

1616 yılında yapımı tamamlanan camiyi Sultan 1.Ahmet “altın” minareli yaptırmak istemiştir ancak, caminin mimarı Sedefkar Mehmet Ağa, “altın” minarelerin bütçeyi oldukça aşacağını öngörerek yanlışlıkla “altın minare” değil de “altı” minareli cami olarak duyduğunu bahane ederek camiyi altı minareli olarak inşa etmiştir.

Cami iç dekorasyonunda  kullanılan beyaz, mavi ve yeşil renkli iznik çinilerinin mavi ağırlıklı görünümü sayesinde Sultan Ahmet Camii turistler tarafından “Blue Mosque” olarak adlandırılmıştır.
Sultan Ahmet Camii Bizans’ın ve İstanbul’un görkemli yapılarından Ayasofya ile karşılıklı olarak konumlandırılmıştır.

Yıl içerisinde özellikle ramazan ayında milyonlarca ziyaretçi akınına uğrayan Sultan Ahmet Cami, tarihi yarımadanın simgelerinden olmuştur.

İstanbul’u Anadolu yakasından özellikle Kadıköy, Üsküdar tarafından izlerseniz görkemli yapısı ve ihtişamı ile Sultan Ahmet Camii sizleri tarihten günümüze anıları ile selamlayacaktır

Altı Minareli Mabed Sultan Ahmet Camii

Türkiye’nin ilk altı minareli Camii olan Sultan 1.Ahmet’in yaptırdığı Sultan Ahmet Camii Türkiye’nin ve İstanbul’un en önemli ve görkemli yapılarından biridir.

1616 yılında yapımı tamamlanan camiyi Sultan 1.Ahmet “altın” minareli yaptırmak istemiştir ancak, caminin mimarı Sedefkar Mehmet Ağa, “altın” minarelerin bütçeyi oldukça aşacağını öngörerek yanlışlıkla “altın minare” değil de “altı” minareli cami olarak duyduğunu bahane ederek camiyi altı minareli olarak inşa etmiştir.

Cami iç dekorasyonunda kullanılan beyaz, mavi ve yeşil renkli iznik çinilerinin mavi ağırlıklı görünümü sayesinde Sultan Ahmet Camii turistler tarafından “Blue Mosque” olarak adlandırılmıştır.
Sultan Ahmet Camii Bizans’ın ve İstanbul’un görkemli yapılarından Ayasofya ile karşılıklı olarak konumlandırılmıştır.

Yıl içerisinde özellikle ramazan ayında milyonlarca ziyaretçi akınına uğrayan Sultan Ahmet Cami, tarihi yarımadanın simgelerinden olmuştur.

İstanbul’u Anadolu yakasından özellikle Kadıköy, Üsküdar tarafından izlerseniz görkemli yapısı ve ihtişamı ile Sultan Ahmet Camii sizleri tarihten günümüze anıları ile selamlayacaktır

İstanbul Modern

Eczacıbaşı ailesi öncülüğünde İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı (İKSV) tarafından 2004 yılında İstanbul’un en güzel manzaraına sahip yerlerinden birine denize sıfır konumda Karaköy’de kurulan İstanbul Modern, T.C. Denizcilik İşletmelerinin kuru yük depolarından olan 4 nolu antreponun Müze olarak düzenlenmesi ile oluşturulmuştur.

Her perşembe günü koleksiyonlarını ücretsiz olarak tüm ziyaretçilere sunan İstanbul Modern sergi salonları iki ana bölümden oluşmaktadır.

Üst katta müzenin koleksiyonu yer alıyor. Büyük salonda ise modern ve çağraş Türk sanatının gelişimi sanatçılar ve eserleri ile anlatılırken, eserlere çeşitli yazılar ve gelişim sürecinin politik, ekonomik, kültürel ilerleyişi anlatılıyor.

Küçük salonunda ise Türkiye’den ve farklı bölgelerden günümüz sanatının önemli temsilcilerinin eserleri birlikte sergilenmektedir.

Alt katta Süreli Sergiler Salonu, Fotoğraf Galerisi ve Kısa Süreli Sergi bölümünde aynı anda iki ya da üç süreli sergi sanatseverlerle bir araya gelmektedir.

Bu salon aynı zamanda görsel sanatlar alanındaki güncel dönüşümlere işaret eden büyük ölçekli ve uluslararası sergilere ev sahipliği yapmaktadır.

İstanbul Modern, aynı zamanda Dünya’nın önemli şehirlerinde İstanbul Modern olarak Türkiye’nin farklı temalarda resim, fotoğraf sergileri ile tanıtımını yaparken, İstanbul Modern Koleksiyonundan seçilen özel parçaların sergilenmesiyle çeşitli ülkeler ile Türkiye arasındaki özel günlerin kutlanması ve diplomatik ilişkilerin sanat yolu ile kuvvetlendirilmesi sağlanmaktadır.

İstanbul Modern çeşitli eğitimler, atölye çalışmaları, söyleşileri ve mevcut sinema salonu sayesinde sanatın her alanında gelişimi ve dünya ile Türkiye arasındaki senkronizasyonu sağlamaya çaba gösteriyor.

İstanbul Modern

Eczacıbaşı ailesi öncülüğünde İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı (İKSV) tarafından 2004 yılında İstanbul’un en güzel manzaraına sahip yerlerinden birine denize sıfır konumda Karaköy’de kurulan İstanbul Modern, T.C. Denizcilik İşletmelerinin kuru yük depolarından olan 4 nolu antreponun Müze olarak düzenlenmesi ile oluşturulmuştur.

Her perşembe günü koleksiyonlarını ücretsiz olarak tüm ziyaretçilere sunan İstanbul Modern sergi salonları iki ana bölümden oluşmaktadır.

Üst katta müzenin koleksiyonu yer alıyor. Büyük salonda ise modern ve çağraş Türk sanatının gelişimi sanatçılar ve eserleri ile anlatılırken, eserlere çeşitli yazılar ve gelişim sürecinin politik, ekonomik, kültürel ilerleyişi anlatılıyor.

Küçük salonunda ise Türkiye’den ve farklı bölgelerden günümüz sanatının önemli temsilcilerinin eserleri birlikte sergilenmektedir.

Alt katta Süreli Sergiler Salonu, Fotoğraf Galerisi ve Kısa Süreli Sergi bölümünde aynı anda iki ya da üç süreli sergi sanatseverlerle bir araya gelmektedir.

Bu salon aynı zamanda görsel sanatlar alanındaki güncel dönüşümlere işaret eden büyük ölçekli ve uluslararası sergilere ev sahipliği yapmaktadır.

İstanbul Modern, aynı zamanda Dünya’nın önemli şehirlerinde İstanbul Modern olarak Türkiye’nin farklı temalarda resim, fotoğraf sergileri ile tanıtımını yaparken, İstanbul Modern Koleksiyonundan seçilen özel parçaların sergilenmesiyle çeşitli ülkeler ile Türkiye arasındaki özel günlerin kutlanması ve diplomatik ilişkilerin sanat yolu ile kuvvetlendirilmesi sağlanmaktadır.

İstanbul Modern çeşitli eğitimler, atölye çalışmaları, söyleşileri ve mevcut sinema salonu sayesinde sanatın her alanında gelişimi ve dünya ile Türkiye arasındaki senkronizasyonu sağlamaya çaba gösteriyor.

Kız Kulesi

Mavi Gözlü Kız olarak isminden sıkça bahsedilen İstanbul’un mavi gözleri boğazın serin suları ise bu gözün bebeği de Kız Kulesi’dir.

Kız Kulesi için Hero&Leandros’un aşk hikayesi, Yılan’ın öldürdüğü kızın hikayesi ve Battal Gazi hikayelerinden bahsedilse de bu efsaneler gerçek olabileceği gibi sadece birer efsane de olabilir. Ancak, işin içinde hep bir kızın olması bu kulenin isminin Kız Kulesi olmasının kaçınılmazlığını sağlıyor.

M.Ö. 410 yılına kadar uzanan hikayesinde Kız Kulesi Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı İmparatorluğu, Bizans ve Roma dönemlerini geçirmiş buna rağmen düşe kalka da olsa günümüze sapasağlam gelmeyi başarmıştır.

Kız Kulesi her dönem kullanımı açısından farklılıklar göstermiş zaman zaman gözetleme kulesi, bazen bir kontrol noktası, son dönemlerinde ise kutlama yeri ve Restoran olarak döneminin insanlarına hizmet vermiştir.

Geçirdiği son restorasyon sonrasında 2000 yılından bu güne kapılarını açan Kız Kulesi artık Mavi Gözlü Kız İstanbul’un Göz Bebeği olarak, Restoran ve Cafe olarak yerli yabancı ziyaretçilerine hizmet veriyor.

Gecesi ayrı gündüzü ayrı güzel olan Kız Kulesi’nde Gündüzler Hafta sonu kahvaltıları, Cafeterya, Seyir kubbesi olan “Kuledebar” ile geçerken, Geceleri Akşam yemekleri,  Düğün ve Özel toplantılar ve “Kuledebar” içerisindeki bar ile İstanbul’u bir başka açıdan izleme imkanını sunuyor.

Kız Kulesi’ne Üsküdar sahilinde Salacak mevkinden sürekli kalkan teknelerle ulaşmak çok kolay. Dilerseniz Kız Kulesi için yapılmış web sitesinden rezervasyon yaptırarak güzel bir İstanbul günü geçirmek sizin elinizde.

Kız Kulesi

Mavi Gözlü Kız olarak isminden sıkça bahsedilen İstanbul’un mavi gözleri boğazın serin suları ise bu gözün bebeği de Kız Kulesi’dir.

Kız Kulesi için Hero&Leandros’un aşk hikayesi, Yılan’ın öldürdüğü kızın hikayesi ve Battal Gazi hikayelerinden bahsedilse de bu efsaneler gerçek olabileceği gibi sadece birer efsane de olabilir. Ancak, işin içinde hep bir kızın olması bu kulenin isminin Kız Kulesi olmasının kaçınılmazlığını sağlıyor.

M.Ö. 410 yılına kadar uzanan hikayesinde Kız Kulesi Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı İmparatorluğu, Bizans ve Roma dönemlerini geçirmiş buna rağmen düşe kalka da olsa günümüze sapasağlam gelmeyi başarmıştır.

Kız Kulesi her dönem kullanımı açısından farklılıklar göstermiş zaman zaman gözetleme kulesi, bazen bir kontrol noktası, son dönemlerinde ise kutlama yeri ve Restoran olarak döneminin insanlarına hizmet vermiştir.

Geçirdiği son restorasyon sonrasında 2000 yılından bu güne kapılarını açan Kız Kulesi artık Mavi Gözlü Kız İstanbul’un Göz Bebeği olarak, Restoran ve Cafe olarak yerli yabancı ziyaretçilerine hizmet veriyor.

Gecesi ayrı gündüzü ayrı güzel olan Kız Kulesi’nde Gündüzler Hafta sonu kahvaltıları, Cafeterya, Seyir kubbesi olan “Kuledebar” ile geçerken, Geceleri Akşam yemekleri, Düğün ve Özel toplantılar ve “Kuledebar” içerisindeki bar ile İstanbul’u bir başka açıdan izleme imkanını sunuyor.

Kız Kulesi’ne Üsküdar sahilinde Salacak mevkinden sürekli kalkan teknelerle ulaşmak çok kolay. Dilerseniz Kız Kulesi için yapılmış web sitesinden rezervasyon yaptırarak güzel bir İstanbul günü geçirmek sizin elinizde.

Ayasofya Cami

Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethettiğinde ilk cuma namazını kılmaya layık gördüğü Ayasofya ihtişamı ile tüm dünyanın gözdelerinden biri olarak şanslı İstanbul’un ve tarihi yarımadanın da gözdesidir.

537 yılında tamamlanan ve İmparator Justinianos tarafından yaptırılan Ayasofya 916 yıl Bizans’ta kilise olarak kullanıldıktan sonra Fetih Sultan Mehmed’in İstanbul’u 1453’te fethinden itibaren 482 yıl cami olarak hizmet vermiştir.
Yapı içerisinde H.z. İsa, Meryem Ana, Konstantin, Büyük Meleklerden Cebrail gibi figürler altın, gümüş ve mermer mozaiklerle bezenmiştir.

Ayasofya İstanbul’un fethinden sonra Fatih Sultan Mehmed tarafından camiye çevrilirken ilk minaresini de Fatih döneminde eklenmiştir. Daha sonra 2. Bayezid dönemlerinlde de eklenen minareler olmuştur.
Osmanlı döneminde Ayasofya içerisine Minber, Mihrab, Vaaz kürsüsü eklenerek Cami hüviyetine bürünmüştür.
Ayasofya Mimar Sinan’ın yaptığı  destekler sayesinde günümüzdeki gibi sağlam ayakta kalabilmiştir.

Günümüzde Müze olarak hizmet veren Ayasofya Müzesi bahçesi içerisinde birçok pahitaht mensubu ve padişah türbeleri de yer almaktadır. İçerisindeki kapıları, mezar taşları ve Osmanlı döneminde eklenen yapıları ile Ayasofya hala eski ihtişamını koruyor.

Ayasofya Cami

Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethettiğinde ilk cuma namazını kılmaya layık gördüğü Ayasofya ihtişamı ile tüm dünyanın gözdelerinden biri olarak şanslı İstanbul’un ve tarihi yarımadanın da gözdesidir.

537 yılında tamamlanan ve İmparator Justinianos tarafından yaptırılan Ayasofya 916 yıl Bizans’ta kilise olarak kullanıldıktan sonra Fetih Sultan Mehmed’in İstanbul’u 1453’te fethinden itibaren 482 yıl cami olarak hizmet vermiştir.
Yapı içerisinde H.z. İsa, Meryem Ana, Konstantin, Büyük Meleklerden Cebrail gibi figürler altın, gümüş ve mermer mozaiklerle bezenmiştir.

Ayasofya İstanbul’un fethinden sonra Fatih Sultan Mehmed tarafından camiye çevrilirken ilk minaresini de Fatih döneminde eklenmiştir. Daha sonra 2. Bayezid dönemlerinlde de eklenen minareler olmuştur.
Osmanlı döneminde Ayasofya içerisine Minber, Mihrab, Vaaz kürsüsü eklenerek Cami hüviyetine bürünmüştür.
Ayasofya Mimar Sinan’ın yaptığı destekler sayesinde günümüzdeki gibi sağlam ayakta kalabilmiştir.

Günümüzde Müze olarak hizmet veren Ayasofya Müzesi bahçesi içerisinde birçok pahitaht mensubu ve padişah türbeleri de yer almaktadır. İçerisindeki kapıları, mezar taşları ve Osmanlı döneminde eklenen yapıları ile Ayasofya hala eski ihtişamını koruyor.

Büyük Mecidiye (Ortaköy) Camii

İstanbul’un simgelerinden olan Büyük Mecidiye Camisi ( Ortaköy Camisi ), Beşiktaş Ortaköy İskelesinin hemen yanı başında bulunan 19. yüzyıl eserlerinden olup, ünlü mimar Balyanlardan Nigoğos Balyan tarafından 1853 yılında Sultan Abdülmecid tarafından yaptırılmıştır. Osmanlının zarif barok mimarisinin örneklerinden olan cami İstanbul Boğazının eşsiz manzaralarından birine sahip ve denize sıfır konumdadır.

Bütün selatin camilerinde (Osmanlı devletinde Sultanların yaptırdığı cami anlamına gelir) olduğu gibi harim ve hünkar bölümü olmak üzere iki bölümden oluşmaktadır. Harim halkın ibadeti için yapılan bölüm olurken, Hünkar Mahfili padişahların ibadetleri için yapılan bölümdür. Büyük Mecidiye Camisinin geniş ve yüksek pencereleri boğazın ışıklarını caminin içine taşıyacak şekilde inşa edilmiştir.

Tek şerefeli iki minareden oluşan Büyük Mecidiye (Ortaköy Cami)camisindeki tek kubbenin duvarları pembe mozaiktendir. Mihrap mozaik ve mermerden, mimber ise somaki kaplı mermerden yapılmıştır ve ince bir işçiliğin ürünüdür.

Büyük Mecidiye (Ortaköy) Camii

İstanbul’un simgelerinden olan Büyük Mecidiye Camisi ( Ortaköy Camisi ), Beşiktaş Ortaköy İskelesinin hemen yanı başında bulunan 19. yüzyıl eserlerinden olup, ünlü mimar Balyanlardan Nigoğos Balyan tarafından 1853 yılında Sultan Abdülmecid tarafından yaptırılmıştır. Osmanlının zarif barok mimarisinin örneklerinden olan cami İstanbul Boğazının eşsiz manzaralarından birine sahip ve denize sıfır konumdadır.

Bütün selatin camilerinde (Osmanlı devletinde Sultanların yaptırdığı cami anlamına gelir) olduğu gibi harim ve hünkar bölümü olmak üzere iki bölümden oluşmaktadır. Harim halkın ibadeti için yapılan bölüm olurken, Hünkar Mahfili padişahların ibadetleri için yapılan bölümdür. Büyük Mecidiye Camisinin geniş ve yüksek pencereleri boğazın ışıklarını caminin içine taşıyacak şekilde inşa edilmiştir.

Tek şerefeli iki minareden oluşan Büyük Mecidiye (Ortaköy Cami)camisindeki tek kubbenin duvarları pembe mozaiktendir. Mihrap mozaik ve mermerden, mimber ise somaki kaplı mermerden yapılmıştır ve ince bir işçiliğin ürünüdür.

Yıldız Sarayı

Beşiktaş Yıldız Tepesi’nde yer alan Yıldız Sarayı,  Türk Osmanlı Saray mimarisinin en son örneğini teşkil eden eşsiz yapılarındandır.

Kanuni Sultan Süleyman Döneminden beri padişahlar tarafından av sahası olarak kullanılmakta olan, bugün Sarayın bulunduğu “Hazine-i Hassa”ya kayıtlı bu arazi  üzerine ilk kasrı yaptıran Sultan 1. Ahmet’tir. (1603-1617)

4. Murat da (1617-1640) avlanmaya geldiği zaman bu kasırda istirahat ediyordu.

18. yüzyıl sonunda, Sultan 3. Selim (1789-1087) validesi Mihrişah Sultan için buraya başka bir kasır yaptırmış ve bu kasra “Yıldız” ismini vermiştir. Sultan Selim ise Yıldız Sarayı iç bahçesinde Rokoko stilinde bir de çeşme yaptırmıştır.

Yıldız bahçesinde düzenlenen ok atışlarını ve güreş oyunlarını seyretmek için Padişahlar Yıldız Sarayına gelirdi. 2. Mahmut , 1834-1835 yıllarında burada bir köşk yaptırarak etrafını da bir bahçeyle düzenletmişti.

2. Mahmut 1826’da Yeniçeri Ocağı’nı ortadan kaldırdıktan sonra kurduğu  “Asakir-i Mansure-i Muhammediye” ordusunun  Yıldız bahçesinde yaptırdığı talimleri bizzat buradan denetlerdi.

1842 yılında ise Sultan Abdülmecit (1839-1861) bu köşkleri yıktırarak,  annesi Bezm-i Alem Sultan için daha güzel bir üslupta olan “Kasr-ı Dilküşa” isimli köşkü  yaptırmıştır.

Sultan Abdülaziz (1861-1876) ise genellikle yaz aylarında Yıldız Köşkü’ne oturmaya gelirdi , dönemin ünlü mimar ailesi olan Balyan ailesi mimarlarına Büyük Mabeyn Köşkü’nü yaptırmıştır. Dış bahçeye ise Malta ve Çadır köşklerini, asıl saray kısmına ise Çit Kasrı’nı yaptırmıştır.

Yıldız Sarayı, Sultan Abdülaziz’in tahttan indirilmesinden sonra, 92 gün süren saltanat günlerinde Sultan 5. Murat’ın (1876)’a ev sahipliği yapmıştır.

Sultan 2. Abdülhamid; Dolmabahçe Sarayı’nın deniz kıyısında bulunması ve denizden kuşatılması ihtimalini göz önünde bulundurarak, 7 Nisan 1877’de Yıldız Sarayı’na taşınmıştır.

Saray asıl yapılaşmasına 2. Abdülhamid döneminde başlamış ve buraya “Yıldız Sarayı Hümayunu” ismi verilmiştir. Sultan Abdülhamid zamanında, civardaki arazi de alınmış, şimdi Yıldız Parkı denilen, dış bahçe genişletilmiş ve büyük ölçüde imar çalışmaları da yapılmıştır. Bu dönemde Saray bahçeleri ile birlikte 80 Dönümlük bir araziyi kaplar olmuştur.

Yıldız Sarayı, sadece padişah ikametleri ve devlet idaresi için kullanılan alandan ibaret değildi; Yıldız Sarayı karmaşık bir tasarıma sahip olup yönetim yapıları Büyük Mabeyn, Şale Köşkü, Malta Köşkü, Çadır Köşkü, Yıldız Tiyatro ve Opera Evi, Yıldız Saray Müzesi ve İmparatorluk Porselen Üretim evini, hamam, mescit, kitaplık, eczane, hayvanat bahçesi, tiyatro, müze, tamirhane, marangozhane, demirhane, kilithane gibi çeşitli binaları da kapsıyordu.

Yıldız sarayı Bahçesi ayrıca İstanbul’da herkesçe tanınan bir dinlenme yeriydi. Yıldız Sarayı ile Çırağan Sarayı’nı bir köprü Boğaz üzerinden bu bahçeye bağlıyordu.

Yıldız Sarayı, uzun zaman Harp Akademileri binası olarak kullanılmış ve 1978 yılında, Kültür Bakanlığı’na devredilmiş sonrasında ise Yıldız Sarayı Müdürlüğü’ne tahsis edilmiştir.

Yıldız Sarayı’nın müze olabilmesi için ilk çalışmalar 1994 yılında başlatılmış, 6 Ocak 1994 tarihinde Saray Tiyatrosu ve yeniden düzenlenen Sahne Sanatları Müzesi, 8 Nisan 1994’de ise Yıldız Sarayı Müzesi ziyarete açılmıştır.

Yıldız Sarayı

Beşiktaş Yıldız Tepesi’nde yer alan Yıldız Sarayı, Türk Osmanlı Saray mimarisinin en son örneğini teşkil eden eşsiz yapılarındandır.

Kanuni Sultan Süleyman Döneminden beri padişahlar tarafından av sahası olarak kullanılmakta olan, bugün Sarayın bulunduğu “Hazine-i Hassa”ya kayıtlı bu arazi üzerine ilk kasrı yaptıran Sultan 1. Ahmet’tir. (1603-1617)

4. Murat da (1617-1640) avlanmaya geldiği zaman bu kasırda istirahat ediyordu.

18. yüzyıl sonunda, Sultan 3. Selim (1789-1087) validesi Mihrişah Sultan için buraya başka bir kasır yaptırmış ve bu kasra “Yıldız” ismini vermiştir. Sultan Selim ise Yıldız Sarayı iç bahçesinde Rokoko stilinde bir de çeşme yaptırmıştır.

Yıldız bahçesinde düzenlenen ok atışlarını ve güreş oyunlarını seyretmek için Padişahlar Yıldız Sarayına gelirdi. 2. Mahmut , 1834-1835 yıllarında burada bir köşk yaptırarak etrafını da bir bahçeyle düzenletmişti.

2. Mahmut 1826’da Yeniçeri Ocağı’nı ortadan kaldırdıktan sonra kurduğu “Asakir-i Mansure-i Muhammediye” ordusunun Yıldız bahçesinde yaptırdığı talimleri bizzat buradan denetlerdi.

1842 yılında ise Sultan Abdülmecit (1839-1861) bu köşkleri yıktırarak, annesi Bezm-i Alem Sultan için daha güzel bir üslupta olan “Kasr-ı Dilküşa” isimli köşkü yaptırmıştır.

Sultan Abdülaziz (1861-1876) ise genellikle yaz aylarında Yıldız Köşkü’ne oturmaya gelirdi , dönemin ünlü mimar ailesi olan Balyan ailesi mimarlarına Büyük Mabeyn Köşkü’nü yaptırmıştır. Dış bahçeye ise Malta ve Çadır köşklerini, asıl saray kısmına ise Çit Kasrı’nı yaptırmıştır.

Yıldız Sarayı, Sultan Abdülaziz’in tahttan indirilmesinden sonra, 92 gün süren saltanat günlerinde Sultan 5. Murat’ın (1876)’a ev sahipliği yapmıştır.

Sultan 2. Abdülhamid; Dolmabahçe Sarayı’nın deniz kıyısında bulunması ve denizden kuşatılması ihtimalini göz önünde bulundurarak, 7 Nisan 1877’de Yıldız Sarayı’na taşınmıştır.

Saray asıl yapılaşmasına 2. Abdülhamid döneminde başlamış ve buraya “Yıldız Sarayı Hümayunu” ismi verilmiştir. Sultan Abdülhamid zamanında, civardaki arazi de alınmış, şimdi Yıldız Parkı denilen, dış bahçe genişletilmiş ve büyük ölçüde imar çalışmaları da yapılmıştır. Bu dönemde Saray bahçeleri ile birlikte 80 Dönümlük bir araziyi kaplar olmuştur.

Yıldız Sarayı, sadece padişah ikametleri ve devlet idaresi için kullanılan alandan ibaret değildi; Yıldız Sarayı karmaşık bir tasarıma sahip olup yönetim yapıları Büyük Mabeyn, Şale Köşkü, Malta Köşkü, Çadır Köşkü, Yıldız Tiyatro ve Opera Evi, Yıldız Saray Müzesi ve İmparatorluk Porselen Üretim evini, hamam, mescit, kitaplık, eczane, hayvanat bahçesi, tiyatro, müze, tamirhane, marangozhane, demirhane, kilithane gibi çeşitli binaları da kapsıyordu.

Yıldız sarayı Bahçesi ayrıca İstanbul’da herkesçe tanınan bir dinlenme yeriydi. Yıldız Sarayı ile Çırağan Sarayı’nı bir köprü Boğaz üzerinden bu bahçeye bağlıyordu.

Yıldız Sarayı, uzun zaman Harp Akademileri binası olarak kullanılmış ve 1978 yılında, Kültür Bakanlığı’na devredilmiş sonrasında ise Yıldız Sarayı Müdürlüğü’ne tahsis edilmiştir.

Yıldız Sarayı’nın müze olabilmesi için ilk çalışmalar 1994 yılında başlatılmış, 6 Ocak 1994 tarihinde Saray Tiyatrosu ve yeniden düzenlenen Sahne Sanatları Müzesi, 8 Nisan 1994’de ise Yıldız Sarayı Müzesi ziyarete açılmıştır.

Pierre Loti

1876 yılında bir Fransız subayı İstanbul’un görkemli endamıyla karşı karşıya gelecek ve bir daha hiç aklından çıkartmayacaktı. Bu Fransız Subayı “Louis Marie Julien Viaud” namı diğer Pierre Loti.

Tahitili yerliler ülkelerinde gördükleri bu Fransız denizcisini çok sevecek ve egzotik bir çiçek olan “Loti” adını bu subaya layık görecek ve bu egzotik çiçek yıllar sonra Dünya’nın En Güzel şehri İstanbul’da sıkça anılır olacaktı.

İstanbul gezilerinde, hem şehirden hem de Osmanlı kültüründen çokça etkilenen Pierre Loti, her fırsatta eserlerinde Osmanlı ve İstanbul kültüründen izler bırakır olmuştu.

Eyüp’teki Rabia Kadın Kahvesine gidip Haliç manzarasını izlerken yazdığı “Aziyade” romanındaki Aziyade ile de İstanbul’da tanışmış ve İstanbul aşkını ikiye katlamıştı.

İstanbul’a olan aşkı ve Türk milletini benimsemesi sayesinde 1.Dünya savaşı, Milli mücadele yıllarında ülkesi Fransa’nın da içlerinde olduğu Avrupa ülkelerine karşın Türkiye’yi kalemiyle cesurca savunan Pierre Loti, 1920’de “İstanbul Şehri Fahri Hemşehrisi” ünvanını aldı.

İstanbul’da bulunduğu yıllarda yaşadığı Eyüp’te yaşayan Pierre Loti ismi şehirde bir caddeye ve bir de kahveye vefa gösterisi olarak verilirken, bugün Pierre Loti tepesindeki kahve aslında Pierre’in sık sık uğradığı Rabia Kadın Kahvesiydi.

Haliç’in mükemmel manzarasını izlediğimiz Pierre Loti Tepesi’ne bugün Eyüp ile tepe arasında kurulu teleferik ile ulaşmak da mümkün.

İstanbul’u bir başka açıdan görmek isteyen tüm seyyahlar için Pierre Loti, mutlaka uğranması gereken bir durak.

Pierre Loti

1876 yılında bir Fransız subayı İstanbul’un görkemli endamıyla karşı karşıya gelecek ve bir daha hiç aklından çıkartmayacaktı. Bu Fransız Subayı “Louis Marie Julien Viaud” namı diğer Pierre Loti.

Tahitili yerliler ülkelerinde gördükleri bu Fransız denizcisini çok sevecek ve egzotik bir çiçek olan “Loti” adını bu subaya layık görecek ve bu egzotik çiçek yıllar sonra Dünya’nın En Güzel şehri İstanbul’da sıkça anılır olacaktı.

İstanbul gezilerinde, hem şehirden hem de Osmanlı kültüründen çokça etkilenen Pierre Loti, her fırsatta eserlerinde Osmanlı ve İstanbul kültüründen izler bırakır olmuştu.

Eyüp’teki Rabia Kadın Kahvesine gidip Haliç manzarasını izlerken yazdığı “Aziyade” romanındaki Aziyade ile de İstanbul’da tanışmış ve İstanbul aşkını ikiye katlamıştı.

İstanbul’a olan aşkı ve Türk milletini benimsemesi sayesinde 1.Dünya savaşı, Milli mücadele yıllarında ülkesi Fransa’nın da içlerinde olduğu Avrupa ülkelerine karşın Türkiye’yi kalemiyle cesurca savunan Pierre Loti, 1920’de “İstanbul Şehri Fahri Hemşehrisi” ünvanını aldı.

İstanbul’da bulunduğu yıllarda yaşadığı Eyüp’te yaşayan Pierre Loti ismi şehirde bir caddeye ve bir de kahveye vefa gösterisi olarak verilirken, bugün Pierre Loti tepesindeki kahve aslında Pierre’in sık sık uğradığı Rabia Kadın Kahvesiydi.

Haliç’in mükemmel manzarasını izlediğimiz Pierre Loti Tepesi’ne bugün Eyüp ile tepe arasında kurulu teleferik ile ulaşmak da mümkün.

İstanbul’u bir başka açıdan görmek isteyen tüm seyyahlar için Pierre Loti, mutlaka uğranması gereken bir durak.

Eyüp Sultan Camii

Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Vahiy katibi olan  Hz. Ebu Eyüb el-Ensari peygamber efendimizi Medine’ye Hicretinden sonra evinde misafri etmiş ve ölümüne kadar da yanında olma şerefine nail olan sahabilerdendir.

İstanbul ve İslam alemi için önemli bir zat olan Hz. Ebu Eyüb el-Ensari  668-669 Emevi İstanbul Kuşatması sırasında bugün Haliç kıyısında bulunan Cami, Türbe, Haman gibi bölümlerden oluşan bir kompleksin olduğu yerde şehit düşmüştür.

Fatih Sultan Mehmed Han, İstanbul’u fethettikten sonra hocası Akşemsettin rüyasında gördükten sonra bugün Eyüp Sultan Camisinin bulunuğu yere türbesi yapılmıştır. Medrese, İmaret Hamam ve Cami yine Fatih Sultan Mehmed Han tarafından 1459 yılında yaptırılmıştır.

1766 yılındaki depremde büyük zarar göre bu cami onarılamayacak gibi olduğu için 1798’de yıkılmış ve 1800 yılında 3. Selim’in yeni yaptırdığı cami ibadete açılmıştır.

İslam dünyası için de çok önemli olan Eyüp Sultan Cami ve Türbesi özellikle cuma günleri ve ramazan ayında ziyaretçi akınına uğrar. Sabahlara kadar insanların ibadet ettikleri ve Peygamber efendimize hizmetleri geçen bu zatı muhteremin huzurunda Allah’a yalvarır, dilek ve isteklerini Allah’a iletirler.

Efsane gezgin Evliya Çelebi, Eyüp Sultan Caminden şu şekilde bahsetmiştir;

“Eyüb Sultan Camii: Bu, Fatih Sultan Mehmed Han’ın yapısıdır ki sevabını Eba Eyüb’e hediye eylemiştir. Deniz kıyısına yakın ensari yerinde düz bir yerde yapılmıştır. Bir kubbelidir. Mihrab tarafında yarım kubbesi daha vardır. Lakin o kadar yüksek değildir. Caminin içinde sütun yoktur. Orta kubbe etrafında sağlam kemerler vardır. Mihrabı ve minberi sanatlı değildir. Hünkar mahfili sağ taraftadır. İki kapılıdır. Biri sağ tarafta yan kapısı, diğeri kıble kapısıdır. Kıble kapısı üzerinde bir mermer üzerindeceli yazı ile şu tarih yazılmıştır: hamden lillah beyti mamur oldu bu. Sağ ve solda iki minaresi vardır. Avlusunun üç tarafı odalarla süslüdür. Ortasında cemaat maksuresi vardır. Bu maksure ile Eba Eyüp mezarı arasında göklere baş uzatmış iki çınar vardır ki, cemaat gölgesinde ibadet eder. Bu avlunun da iki kapısı vardır. Batı kapısının dışında büyük bir avlu daha vardır. İçinde dut ve diğer ağaçlarla yedi tane büyük çınar vardır. Bu avlunun iki tarafında abdest muslukları vardır. “

Eyüp Sultan Camii

Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Vahiy katibi olan Hz. Ebu Eyüb el-Ensari peygamber efendimizi Medine’ye Hicretinden sonra evinde misafri etmiş ve ölümüne kadar da yanında olma şerefine nail olan sahabilerdendir.

İstanbul ve İslam alemi için önemli bir zat olan Hz. Ebu Eyüb el-Ensari 668-669 Emevi İstanbul Kuşatması sırasında bugün Haliç kıyısında bulunan Cami, Türbe, Haman gibi bölümlerden oluşan bir kompleksin olduğu yerde şehit düşmüştür.

Fatih Sultan Mehmed Han, İstanbul’u fethettikten sonra hocası Akşemsettin rüyasında gördükten sonra bugün Eyüp Sultan Camisinin bulunuğu yere türbesi yapılmıştır. Medrese, İmaret Hamam ve Cami yine Fatih Sultan Mehmed Han tarafından 1459 yılında yaptırılmıştır.

1766 yılındaki depremde büyük zarar göre bu cami onarılamayacak gibi olduğu için 1798’de yıkılmış ve 1800 yılında 3. Selim’in yeni yaptırdığı cami ibadete açılmıştır.

İslam dünyası için de çok önemli olan Eyüp Sultan Cami ve Türbesi özellikle cuma günleri ve ramazan ayında ziyaretçi akınına uğrar. Sabahlara kadar insanların ibadet ettikleri ve Peygamber efendimize hizmetleri geçen bu zatı muhteremin huzurunda Allah’a yalvarır, dilek ve isteklerini Allah’a iletirler.

Efsane gezgin Evliya Çelebi, Eyüp Sultan Caminden şu şekilde bahsetmiştir;

“Eyüb Sultan Camii: Bu, Fatih Sultan Mehmed Han’ın yapısıdır ki sevabını Eba Eyüb’e hediye eylemiştir. Deniz kıyısına yakın ensari yerinde düz bir yerde yapılmıştır. Bir kubbelidir. Mihrab tarafında yarım kubbesi daha vardır. Lakin o kadar yüksek değildir. Caminin içinde sütun yoktur. Orta kubbe etrafında sağlam kemerler vardır. Mihrabı ve minberi sanatlı değildir. Hünkar mahfili sağ taraftadır. İki kapılıdır. Biri sağ tarafta yan kapısı, diğeri kıble kapısıdır. Kıble kapısı üzerinde bir mermer üzerindeceli yazı ile şu tarih yazılmıştır: hamden lillah beyti mamur oldu bu. Sağ ve solda iki minaresi vardır. Avlusunun üç tarafı odalarla süslüdür. Ortasında cemaat maksuresi vardır. Bu maksure ile Eba Eyüp mezarı arasında göklere baş uzatmış iki çınar vardır ki, cemaat gölgesinde ibadet eder. Bu avlunun da iki kapısı vardır. Batı kapısının dışında büyük bir avlu daha vardır. İçinde dut ve diğer ağaçlarla yedi tane büyük çınar vardır. Bu avlunun iki tarafında abdest muslukları vardır. “

Saint Antoine Katolik Kilisesi

İstanbul’un en büyük kilisesi olmakla birlikte  en geniş Katolik cemaatine de sahip olan St. Antoine Katolik Kilisesi, 1906 yılında İstanbul doğumlu İtalyan Mimar  Giulio Mongeri tarafından yapılmaya başlanmış ve 1912 yılında inşası bitmiştir.

İstiklal Caddesinde meydandan tünele doğru ilerlerken sol tarafta bulunan kilise caddenin biraz içerisinde kalmasına rağmen ihtişamı ile göze çarpmaktadır.

Giulio Mongeri kiliseyi İtalyan Neogotik tarzında, betonarme olarak inşa ettiği yapısında 20×50 m’lik bir tabanda Latin hacı biçiminde inşa etmiştir. St. Antoine Kilise duvarları belirli yüksekliğe kadar mozaik kaplama ve yapının dış cephe duvarları kırmızı tuğla kaplıdır.

St. Antoine Kilisesinin İstiklal Caddesi girişindeki avlunun önüne 6’şar katlı ve birbirlerine bir geçitle bağlanan iki apartman, kiliseye gelir getirmesi için yapılmış olup adları St. Antoine Apartmanları’dır. Bu apartmanlar aynı zamanda İstiklâl Caddesi’nin de ilk betonarme apartmanlarındandır.

St. Antoine kilisesi’nin bir maketi de İstanbul Haliç’teki Minatürk’te yer alırken, kilise İtalyan rahiplerin yönetimindedir.

Saint Antoine Katolik Kilisesi

İstanbul’un en büyük kilisesi olmakla birlikte en geniş Katolik cemaatine de sahip olan St. Antoine Katolik Kilisesi, 1906 yılında İstanbul doğumlu İtalyan Mimar Giulio Mongeri tarafından yapılmaya başlanmış ve 1912 yılında inşası bitmiştir.

İstiklal Caddesinde meydandan tünele doğru ilerlerken sol tarafta bulunan kilise caddenin biraz içerisinde kalmasına rağmen ihtişamı ile göze çarpmaktadır.

Giulio Mongeri kiliseyi İtalyan Neogotik tarzında, betonarme olarak inşa ettiği yapısında 20×50 m’lik bir tabanda Latin hacı biçiminde inşa etmiştir. St. Antoine Kilise duvarları belirli yüksekliğe kadar mozaik kaplama ve yapının dış cephe duvarları kırmızı tuğla kaplıdır.

St. Antoine Kilisesinin İstiklal Caddesi girişindeki avlunun önüne 6’şar katlı ve birbirlerine bir geçitle bağlanan iki apartman, kiliseye gelir getirmesi için yapılmış olup adları St. Antoine Apartmanları’dır. Bu apartmanlar aynı zamanda İstiklâl Caddesi’nin de ilk betonarme apartmanlarındandır.

St. Antoine kilisesi’nin bir maketi de İstanbul Haliç’teki Minatürk’te yer alırken, kilise İtalyan rahiplerin yönetimindedir.

Fatih Camii

İstanbul’un yedi tepesinden birine kurulan Fatih Cami ve Külliyesi yapılmadan önce bu tepede, I. Constantinus’un döneminde yapılan Havariyun(12 Havari) kilisesi yer alıyordu. Daha önceleri bu tepede bazı Bizans İmparatorlarının da gömüldüğü rivayet edilmektedir.

Fatih Sultan Mehmed Han, bizans için çok önemli bir yer olan ve Ayasofya’dan sonra en kutsal sayılan, şehrin de ortasında bulunan 12 havari kilisesi’nin (Hagioi Apostoloi) yerini özellikle seçtiği, şehrin ortasında İslam inancına ait bir simge olmasının şehre yeni bir inancın hakim olduğunun işaretlerini vermeyi hedeflediği düşünülmektedir.

Faith Sultan Mehmed Han’ın şehrin ortasına inşa ettirdiği bu cami ve külliyesini örnek bir şehircilik anlayışı ile düzenlediği Fatih Camisini merkez alarak, iki yanında medreseler, bunların önünde bir tarafta aş evi, öteki tarafta hastane, daha ileride bir çarşı ile bir de hamam yer almıştı.

Yapımı 8 yıl süren cami 1470 yılında tamamlanmış olup, 2. Bayezid ve 3. Mustafa zamanlarında yaşanılan depremlerde gördüğü hasar nedeniyle 2 kez yeniden onarılmıştır. Bu onarımlardan sonra cami orijinal görüntüsünden uzaklaşmıştır.

Caminin ilk inşasından bugüne depremlerden dolayı bir çok yer değişmek zorunda kalmış ve sadece şadırvan avlusunun üç duvarı, şadırvan, taç kapı, mihrap, birinci şerefeye kadar minareler ve çevre duvarının bir kısmı kalmıştır.

Fatih Sultan Mehmed Han’ın da Türbesi Fatih Cami Külliyesinde yer almaktadır. Büyük cibali yangınında büyük zarar gören türbede sanduka ve türbe binası 1.Abdülhamid tarafından yenilenmiştir. Sanduka yeniden yapılmış ve üzerine de Kabe örtüsü örtülmüştür.

Fatih’in türbesi ile ilgili bir kaç rivayet vardır. Fatih’in Türbesi hali hazırda 12 havariden kalan yıkıntıların üzerine yapıldığı için cami külliyesi altında bulunan bir dehlizde Fatih’in asıl mezarının yer aldığı, caminin depremlerdeki yenilenme çalışmaları ve depremlerde toprak kaymaları neticesinde yerinin değişmesi ile bugün ki cami mihrabı altında kaldığı rivayet edilmektedir.

Fatih’in eşi ve II. Bayezid’in annesi Gülbahar Valide Sultan’ın, “Plevne Kahramanı” Gazi Osman Paşa’nın, ve mesnevi şarihi Abidin Paşa’nın türbeleri buradadır.

Bunların dışında türbeleri yer alan Devlet adamları, Sadrazamlar, Şeyhülislamlar ve ilmiye mensupları da yer almaktadır. Bunlardan bazıları şunlardır;

Sadrazam Mustafa Naili Paşa

Sadrazam Abdurrahman Nureddin Paşa

Sadrazam Gazi Ahmed Muhtar Paşa

Şeyhülislam Amasyevi Seyyid Halil Efendi

Şeyhülislam Mehmed Refik Efendi

Ahmet Cevdet Paşa

General Pertev Demirhan

Emrullah Efendi. Maarif Nazırı.

Şehbenderzade Ahmed Hilmi Bey, Darülfünun Felsefe müderrisi ve edip

Yesari Mehmed Esad Efendi, Hattat

Hariciye Nazırı Veliyüddin Paşa

Yesarizade Mustafa İzzet Efendi, HattatFatih sultan mehmet türbesi

Sami Efendi, Hattat

Amiş Efendi, Mutasavvıf ve Fatih türbedarı.

Maraşlı Ahmed Tahir Efendi, Amiş Efendi’nin talebesi

Kazasker Mardini Yusuf Sıdkı Efendi

Manastırlı İsmail Hakkı Efendi, Selatin camileri vaizi

İbrahim Subaşı (Tokatlı)

Ahmed Midhat Efendi

Bolahenk Mehmed Nuri Bey, Musıkişinas, hoca ve bestekar

Köse Raif Paşa

Ferik Yanyalı Mustafa Paşa

Akif Paşa

Sultanzade Mahmud Celaleddin Beyefendi

Hariciye Nazırı Mehmed Raşid Paşa

Hace İshak Efendi

Fatih Camii

İstanbul’un yedi tepesinden birine kurulan Fatih Cami ve Külliyesi yapılmadan önce bu tepede, I. Constantinus’un döneminde yapılan Havariyun(12 Havari) kilisesi yer alıyordu. Daha önceleri bu tepede bazı Bizans İmparatorlarının da gömüldüğü rivayet edilmektedir.

Fatih Sultan Mehmed Han, bizans için çok önemli bir yer olan ve Ayasofya’dan sonra en kutsal sayılan, şehrin de ortasında bulunan 12 havari kilisesi’nin (Hagioi Apostoloi) yerini özellikle seçtiği, şehrin ortasında İslam inancına ait bir simge olmasının şehre yeni bir inancın hakim olduğunun işaretlerini vermeyi hedeflediği düşünülmektedir.

Faith Sultan Mehmed Han’ın şehrin ortasına inşa ettirdiği bu cami ve külliyesini örnek bir şehircilik anlayışı ile düzenlediği Fatih Camisini merkez alarak, iki yanında medreseler, bunların önünde bir tarafta aş evi, öteki tarafta hastane, daha ileride bir çarşı ile bir de hamam yer almıştı.

Yapımı 8 yıl süren cami 1470 yılında tamamlanmış olup, 2. Bayezid ve 3. Mustafa zamanlarında yaşanılan depremlerde gördüğü hasar nedeniyle 2 kez yeniden onarılmıştır. Bu onarımlardan sonra cami orijinal görüntüsünden uzaklaşmıştır.

Caminin ilk inşasından bugüne depremlerden dolayı bir çok yer değişmek zorunda kalmış ve sadece şadırvan avlusunun üç duvarı, şadırvan, taç kapı, mihrap, birinci şerefeye kadar minareler ve çevre duvarının bir kısmı kalmıştır.

Fatih Sultan Mehmed Han’ın da Türbesi Fatih Cami Külliyesinde yer almaktadır. Büyük cibali yangınında büyük zarar gören türbede sanduka ve türbe binası 1.Abdülhamid tarafından yenilenmiştir. Sanduka yeniden yapılmış ve üzerine de Kabe örtüsü örtülmüştür.

Fatih’in türbesi ile ilgili bir kaç rivayet vardır. Fatih’in Türbesi hali hazırda 12 havariden kalan yıkıntıların üzerine yapıldığı için cami külliyesi altında bulunan bir dehlizde Fatih’in asıl mezarının yer aldığı, caminin depremlerdeki yenilenme çalışmaları ve depremlerde toprak kaymaları neticesinde yerinin değişmesi ile bugün ki cami mihrabı altında kaldığı rivayet edilmektedir.

Fatih’in eşi ve II. Bayezid’in annesi Gülbahar Valide Sultan’ın, “Plevne Kahramanı” Gazi Osman Paşa’nın, ve mesnevi şarihi Abidin Paşa’nın türbeleri buradadır.

Bunların dışında türbeleri yer alan Devlet adamları, Sadrazamlar, Şeyhülislamlar ve ilmiye mensupları da yer almaktadır. Bunlardan bazıları şunlardır;

Sadrazam Mustafa Naili Paşa

Sadrazam Abdurrahman Nureddin Paşa

Sadrazam Gazi Ahmed Muhtar Paşa

Şeyhülislam Amasyevi Seyyid Halil Efendi

Şeyhülislam Mehmed Refik Efendi

Ahmet Cevdet Paşa

General Pertev Demirhan

Emrullah Efendi. Maarif Nazırı.

Şehbenderzade Ahmed Hilmi Bey, Darülfünun Felsefe müderrisi ve edip

Yesari Mehmed Esad Efendi, Hattat

Hariciye Nazırı Veliyüddin Paşa

Yesarizade Mustafa İzzet Efendi, HattatFatih sultan mehmet türbesi

Sami Efendi, Hattat

Amiş Efendi, Mutasavvıf ve Fatih türbedarı.

Maraşlı Ahmed Tahir Efendi, Amiş Efendi’nin talebesi

Kazasker Mardini Yusuf Sıdkı Efendi

Manastırlı İsmail Hakkı Efendi, Selatin camileri vaizi

İbrahim Subaşı (Tokatlı)

Ahmed Midhat Efendi

Bolahenk Mehmed Nuri Bey, Musıkişinas, hoca ve bestekar

Köse Raif Paşa

Ferik Yanyalı Mustafa Paşa

Akif Paşa

Sultanzade Mahmud Celaleddin Beyefendi

Hariciye Nazırı Mehmed Raşid Paşa

Hace İshak Efendi

Galata Kulesi

İstanbul’un simgelerinden olan Galata Kulesi, günümüzde özel bir şirket tarafından sadece turistik amaçlı işletilmektedir. 7 katı asansörle, 2 katı da yürüyerek çıkıp, Galata Kulesi’nin en üst katındaki restoranın içinden geçtikten sonra, Galata Kulesi’ni İstanbul’a açan balkona ulaşılır.

Balkondan İstanbul’u izlemenin keyfi harikadır. Dilerseniz Tarihi Galata Kulesi’nin üstünde bulunana restorantta lezzetli yemeklerin tadına bakarken, eşsiz manzaranın de keyfini çıkartabilirsiniz.

Galata Kulesi’nde ki restorant özellikle ramazan ayı içerisinde yaptığı organizasyonlarla ziyaretçilerine tekrarı zor bir gece yaşatıyor.

Günümüzde Galata Kulesi’nin yüksekliği 66,90 Metre, Dış çapı 16.45 Metre, İç çapı ise 8.95 Metredir. Duvar kalınlığı da 3.75 Metre civarındadır.

İstanbul’un simgeleşen tarihi yapılarından Galata Kulesi’nin ne zaman yapıldığı kesin olarak bilinmemekle birlikte, Galata Kulesi’nin M.S. sonra 507 yılında imparator Iustinianos zamanında yapıldığı aynı zamanda Cenevizliler tarafından İsa Kulesi, Bizanslılar tarafından Büyük Kule olarak anılan kuleye günümüzdekine yakın şeklini, 1348 yılında Cenevizliler vermiştir.

1509 depreminde büyük zarar gören Galata Kulesi, devrin ünlü Osmanlı mimarı Hayrettin tarafından onarılmıştır. Ayrıca; Galata Kulesi, Kanuni Dönemi’nde Kasımpaşa tersanesi’nde çalıştırılan mahkum işçiler için hapishane olarak da kullanılmıştır.

16 yy.ın sonlarında ise; müneccimbaşısı Takıyeddin Efendi, Galata Kulesi’nin tepesine bir rasathane kurmuştur. Bir dönem bu şekilde kullanılan Galata Kulesi, 3. Murat tarafından kapatılır ve Galata Kulesi tekrardan hapishaneye dönüştürülür.

1638 yılında; Hezarfen Ahmet Çelebi, kollarına kanat takarak, Galata Kulesi’nden Üsküdar’a o meşhur uçuşunu gerçekleştirirken Osmalı tahtında 4. Murat oturuyordu.

17 yy.a doğru mehterhane takımına ev sahipliği de yapan Galata Kulesi; 1717den sonra artan İstanbul yangınlarıyla baş edebilmek için yangın gözetleme kulesi olarak kullanılmıştır.

3. Selim zamanında; Galata Kulesi onartıldıktan sonra, Kule’nin üst katına bir cumba eklenir.1831’de kule bir yangın daha geçirir. Bu sefer 2. Mahmut; Kule’nin üzerine iki kat daha çıkar ve külah biçiminde olan ünlü dam örtüsüyle Kule’nin tepesi kapatılır. O dönem onarımla alakalı olarak, Pertev Paşa’nın bir de yazıtı Galata Kulesi’ne yerleştirilir.

1875 yılında kuvvetli bir fırtınadan sonra, Galata Kulesi’nin tepesindeki külha benzer çatı uçar ve daha sonra 1960 yılında tekrardan onartılır.

Galata Kulesi

İstanbul’un simgelerinden olan Galata Kulesi, günümüzde özel bir şirket tarafından sadece turistik amaçlı işletilmektedir. 7 katı asansörle, 2 katı da yürüyerek çıkıp, Galata Kulesi’nin en üst katındaki restoranın içinden geçtikten sonra, Galata Kulesi’ni İstanbul’a açan balkona ulaşılır.

Balkondan İstanbul’u izlemenin keyfi harikadır. Dilerseniz Tarihi Galata Kulesi’nin üstünde bulunana restorantta lezzetli yemeklerin tadına bakarken, eşsiz manzaranın de keyfini çıkartabilirsiniz.

Galata Kulesi’nde ki restorant özellikle ramazan ayı içerisinde yaptığı organizasyonlarla ziyaretçilerine tekrarı zor bir gece yaşatıyor.

Günümüzde Galata Kulesi’nin yüksekliği 66,90 Metre, Dış çapı 16.45 Metre, İç çapı ise 8.95 Metredir. Duvar kalınlığı da 3.75 Metre civarındadır.

İstanbul’un simgeleşen tarihi yapılarından Galata Kulesi’nin ne zaman yapıldığı kesin olarak bilinmemekle birlikte, Galata Kulesi’nin M.S. sonra 507 yılında imparator Iustinianos zamanında yapıldığı aynı zamanda Cenevizliler tarafından İsa Kulesi, Bizanslılar tarafından Büyük Kule olarak anılan kuleye günümüzdekine yakın şeklini, 1348 yılında Cenevizliler vermiştir.

1509 depreminde büyük zarar gören Galata Kulesi, devrin ünlü Osmanlı mimarı Hayrettin tarafından onarılmıştır. Ayrıca; Galata Kulesi, Kanuni Dönemi’nde Kasımpaşa tersanesi’nde çalıştırılan mahkum işçiler için hapishane olarak da kullanılmıştır.

16 yy.ın sonlarında ise; müneccimbaşısı Takıyeddin Efendi, Galata Kulesi’nin tepesine bir rasathane kurmuştur. Bir dönem bu şekilde kullanılan Galata Kulesi, 3. Murat tarafından kapatılır ve Galata Kulesi tekrardan hapishaneye dönüştürülür.

1638 yılında; Hezarfen Ahmet Çelebi, kollarına kanat takarak, Galata Kulesi’nden Üsküdar’a o meşhur uçuşunu gerçekleştirirken Osmalı tahtında 4. Murat oturuyordu.

17 yy.a doğru mehterhane takımına ev sahipliği de yapan Galata Kulesi; 1717den sonra artan İstanbul yangınlarıyla baş edebilmek için yangın gözetleme kulesi olarak kullanılmıştır.

3. Selim zamanında; Galata Kulesi onartıldıktan sonra, Kule’nin üst katına bir cumba eklenir.1831’de kule bir yangın daha geçirir. Bu sefer 2. Mahmut; Kule’nin üzerine iki kat daha çıkar ve külah biçiminde olan ünlü dam örtüsüyle Kule’nin tepesi kapatılır. O dönem onarımla alakalı olarak, Pertev Paşa’nın bir de yazıtı Galata Kulesi’ne yerleştirilir.

1875 yılında kuvvetli bir fırtınadan sonra, Galata Kulesi’nin tepesindeki külha benzer çatı uçar ve daha sonra 1960 yılında tekrardan onartılır.

Mihrimah Sultan Cami

Mihrimah Sultan, Kanuni Sultan Süleyman’ın Haseki Hürrem Sultan’dan olan kızı olup, Sultan Süleyman’ın da tek kızıdır.

Yazar Sunay Akın’ın son kitabı Geyikli Park’ta bahsedilirken Güneş ve Ay, bazı kaynaklarda ise Farsça Ayın içindeki Güneş anlamına gelen Mihrimah, Mihrimah Sultan Camilerinin de şifresini bir anlamda içermektedir. Nisan ve Mayıs aylarında Bayezid yangın kulesinden, Mihrimah Sultan (Üsküdar) Cami’sine doğru bakıldığında; sabah gün doğumunda  Caminin iki minaresi arasından güneşin doğuşu ve akşam gün batımında ise (Hicrî takvime göre her ayın 14’ünde) ayın doğuşu izlenebilmektedir. 

Aynı kuleden batı ufkuna Edirnekapı Mihrimah Sultan Camisine doğru bakılır ise; sabah ayın akşam da güneşin batışı izlenebilmektedir.

İstanbul’un boğaz kıyısında yapılan Üsküdar Mihrimah Sultan Cami Eski İstanbu’un Anadolu girişinde İstanbul’un ihtişamlı manzarasına komşu olurken, Edirnekapı Mihrimah Sultan Camisi, Rumeli tarafından İstanbul’a girenleri İstanbul’un kapısında karşılayan bir asker gibidir.

İstanbul’da Üsküdar (1540-1548) ve Edirnekapı’da(1562-1565) yer alan Mihrimah Sultan Camileri ilk yapılışında tek minareli yapılırken ilk olarak Üsküdar’daki cami inşa edilmiştir. 3. Ahmet döneminde minareler arasında mahya kurulması için Üsküdar’daki cami’ye ikinci bir minare eklenmiştir.

Klasik Osmanlı sanatının eserlerinden olan Mihrimah Sultan Camileri Mimar Sinan’ın erken dönem eserlerindendir.

Edirnekapı Mihrimah Sultan Camisi, on yedi odalı medrese, sübyan mektebi, hamam, türbe ve dükkanlarından meydana gelir. Külliyenin yapıldığı alan Edirnekapı Suriçi’nin önemli tepelerinden biridir.

Üsküdar İskele Mihrimah Sultan Camisi ise cami, medrese, imaret, kervansaray, mektep, kiler ve ambardan oluşmuştur. İhata duvarı içerisinde hastane, tuvaletler, hazineler, ihata duvarı dışında kütüphane ve hamamı bulunur.

Mihrimah Sultan Cami

Mihrimah Sultan, Kanuni Sultan Süleyman’ın Haseki Hürrem Sultan’dan olan kızı olup, Sultan Süleyman’ın da tek kızıdır.

Yazar Sunay Akın’ın son kitabı Geyikli Park’ta bahsedilirken Güneş ve Ay, bazı kaynaklarda ise Farsça Ayın içindeki Güneş anlamına gelen Mihrimah, Mihrimah Sultan Camilerinin de şifresini bir anlamda içermektedir. Nisan ve Mayıs aylarında Bayezid yangın kulesinden, Mihrimah Sultan (Üsküdar) Cami’sine doğru bakıldığında; sabah gün doğumunda Caminin iki minaresi arasından güneşin doğuşu ve akşam gün batımında ise (Hicrî takvime göre her ayın 14’ünde) ayın doğuşu izlenebilmektedir.

Aynı kuleden batı ufkuna Edirnekapı Mihrimah Sultan Camisine doğru bakılır ise; sabah ayın akşam da güneşin batışı izlenebilmektedir.

İstanbul’un boğaz kıyısında yapılan Üsküdar Mihrimah Sultan Cami Eski İstanbu’un Anadolu girişinde İstanbul’un ihtişamlı manzarasına komşu olurken, Edirnekapı Mihrimah Sultan Camisi, Rumeli tarafından İstanbul’a girenleri İstanbul’un kapısında karşılayan bir asker gibidir.

İstanbul’da Üsküdar (1540-1548) ve Edirnekapı’da(1562-1565) yer alan Mihrimah Sultan Camileri ilk yapılışında tek minareli yapılırken ilk olarak Üsküdar’daki cami inşa edilmiştir. 3. Ahmet döneminde minareler arasında mahya kurulması için Üsküdar’daki cami’ye ikinci bir minare eklenmiştir.

Klasik Osmanlı sanatının eserlerinden olan Mihrimah Sultan Camileri Mimar Sinan’ın erken dönem eserlerindendir.

Edirnekapı Mihrimah Sultan Camisi, on yedi odalı medrese, sübyan mektebi, hamam, türbe ve dükkanlarından meydana gelir. Külliyenin yapıldığı alan Edirnekapı Suriçi’nin önemli tepelerinden biridir.

Üsküdar İskele Mihrimah Sultan Camisi ise cami, medrese, imaret, kervansaray, mektep, kiler ve ambardan oluşmuştur. İhata duvarı içerisinde hastane, tuvaletler, hazineler, ihata duvarı dışında kütüphane ve hamamı bulunur.

Büyükada

İstanbul Anadolu yakasındaki Kartal-Bostancı ilçelerinin karşısında yer alan Prens Adalarının en büyüğü olan Büyükada, İstanbul’un ilk fetih edilen yeri olarak tanımlayabileceğimiz yerlerindendir. İstanbul’un Fethinden yaklaşık 1 ay önce alınmış olup öncelerinde sürgün yeri ve hapishane olarak kullanılmıştır.

Günümüzde çeşitli dinlerdeki insanlara ev sahipliği yapan Büyükada’da Aya Yorgi Kilisesi ve Aya Yorgi Manastırı adanın en önemli görülmesi gereken yerlerinden olup ulaşımı oldukça zahmetlidir. Zira bine yakın basamak çıkmak gerekiyor Aya Yorgi Kilisesine ulaşmak için.

Adalar Müzesi, 2.Abdülhamid’in yaptırdığı Hamidiye Cami, Ada Kule ile birlikte ada içerisinde bir çok görülmeye değer mimariye sahip köşk ve yalılar mevcut.

Büyükada, cumhuriyetin ilk yıllarından sonra sayfiye yeri özelliğini daha çok almaya başlamış ve yüksek varlıklı ailelerin, ileri bürokrasi insanlarının rağbet ettiği bir yer olmaya başlarken bir çok güzel yapının inşa edilmesi mümkün olmuştur.

İstanbulluların yaz aylarında deniz hasretini gidermek için sıklıkla ziyaret ettiği Büyükada’da Yörükali Plajı, Naki bey, Prenses Koyu Plajı, Aya Nikola Plajı, Eskibağ Plajı, Halik Koyu Plajı olmak üzere denize girmek için müsait yerler vardır. Bununla birlikte Dil Burnu olarak bilinen bölgede piknik ve mesire alanları da bulunmaktadır.

Büyükada

İstanbul Anadolu yakasındaki Kartal-Bostancı ilçelerinin karşısında yer alan Prens Adalarının en büyüğü olan Büyükada, İstanbul’un ilk fetih edilen yeri olarak tanımlayabileceğimiz yerlerindendir. İstanbul’un Fethinden yaklaşık 1 ay önce alınmış olup öncelerinde sürgün yeri ve hapishane olarak kullanılmıştır.

Günümüzde çeşitli dinlerdeki insanlara ev sahipliği yapan Büyükada’da Aya Yorgi Kilisesi ve Aya Yorgi Manastırı adanın en önemli görülmesi gereken yerlerinden olup ulaşımı oldukça zahmetlidir. Zira bine yakın basamak çıkmak gerekiyor Aya Yorgi Kilisesine ulaşmak için.

Adalar Müzesi, 2.Abdülhamid’in yaptırdığı Hamidiye Cami, Ada Kule ile birlikte ada içerisinde bir çok görülmeye değer mimariye sahip köşk ve yalılar mevcut.

Büyükada, cumhuriyetin ilk yıllarından sonra sayfiye yeri özelliğini daha çok almaya başlamış ve yüksek varlıklı ailelerin, ileri bürokrasi insanlarının rağbet ettiği bir yer olmaya başlarken bir çok güzel yapının inşa edilmesi mümkün olmuştur.

İstanbulluların yaz aylarında deniz hasretini gidermek için sıklıkla ziyaret ettiği Büyükada’da Yörükali Plajı, Naki bey, Prenses Koyu Plajı, Aya Nikola Plajı, Eskibağ Plajı, Halik Koyu Plajı olmak üzere denize girmek için müsait yerler vardır. Bununla birlikte Dil Burnu olarak bilinen bölgede piknik ve mesire alanları da bulunmaktadır.

Eminönü Yeni Camii

İstanbul’un en kalabalık yerlerinden biri olan Eminönü meydanında bulunan Eminönü Yeni Cami, namı diğer Valide Sultan Cami önünden belkide defalarca geçtiğiniz bir yapı. Osmanlı Devleti döneminde yapımı en uzun süren yapı olarak da tarihe geçmiş bir yapıdır.

Öyle ki yapının başlangıcından bitimine Osmanlı Devleti Tahtından 3. Murat, 3.Mehmet, 1. Ahmet, 1. Mustafa (2 Kez tahta çıktı bu sürede), 2. Osman(Genç Osman), 4. Murat, 1. İbrahim, 4. Mehmet olmak üzere 8 Osmanlı Padişahı geçmiştir.

1589 yılında 3. Murat’ın karısı Safiye Sultan adına yapımına başlanan caminin yapımı o kadar uzun sürmüş ki Safiye Sultan adına yaptırılan camiyi görememiş. Cami yapımı önce Davut Ağa’nın Veba salgınında vefat etmesi ve sonrasında ise 3.Mehmet ve Safiye Sultan’ın vefatı ile bir süre durdurulduktan sonra 1661 yılında bu kez bir başka Valide Sultan, 4. Mehmet’in annesi Turhan Sultan tarafından yapımı yeniden başlatılmıştır. Neyse ki bu başlangıç sonrası inşaat kısa sürmüş ve 2. yılın sonunda 1663 yılında cami bir cuma namazında ibadete açılmıştır.

Cami yapımına başlayan Mimar Sinan’ın talebesi Davut ağa, Dalgıç Mehmet Ağa’ya devrettiği inşaatı yarım yüzyıl sonra tamamlamak Mustafa Ağa’ya nasip olmuştur.

Cami Külliyesinde; Mısır Çarşısı, Türbe ve Hünkar Kasrı’ndan oluşan yapılar yer alırken, Yeni Cami (Valide Sultan Cami) türbesinde; Hatice Sultan ile birlikte  2. Mustafa, 1. Mahmut, 3. Ahmet ve 4.Mehmet’in sandukaları bulunur.

Eminönü Yeni Cami (Valide Sultan Cami) külliyesinde yer alan Mısır Çarşısı günümüzde de tüm ihtişamı ve kalabalığı ile işlemeye devam etmektedir.

Bugün Eminönü Yeni Cami deniz tarafındaki kapısından baktığınızda karşınızda tüm ihtişamı ile Galata Kulesi ve Köprüsü yer alırken, bugün deniz ile Külliye arasında kalan geniş alan cami temelleri atıldığında tamamen denizle kaplıymış.

Eminönü Yeni Cami ve Külliyesi etrafındaki manzarası, külliye içerisindeki çeşitlilik dolayısıyla turistler ve fotoğrafçılar açısından eşsiz bir yapı olarak İstanbul’un göbeğinde yer almaktadır.  Bu kalabalığın içinde normal vakit namazlarında yaklaşık 1500, Cuma namazlarında ise 7000-8000 kadar bir cemaate ibadet etme şansı vermektedir.

Eminönü Yeni Camii

İstanbul’un en kalabalık yerlerinden biri olan Eminönü meydanında bulunan Eminönü Yeni Cami, namı diğer Valide Sultan Cami önünden belkide defalarca geçtiğiniz bir yapı. Osmanlı Devleti döneminde yapımı en uzun süren yapı olarak da tarihe geçmiş bir yapıdır.

Öyle ki yapının başlangıcından bitimine Osmanlı Devleti Tahtından 3. Murat, 3.Mehmet, 1. Ahmet, 1. Mustafa (2 Kez tahta çıktı bu sürede), 2. Osman(Genç Osman), 4. Murat, 1. İbrahim, 4. Mehmet olmak üzere 8 Osmanlı Padişahı geçmiştir.

1589 yılında 3. Murat’ın karısı Safiye Sultan adına yapımına başlanan caminin yapımı o kadar uzun sürmüş ki Safiye Sultan adına yaptırılan camiyi görememiş. Cami yapımı önce Davut Ağa’nın Veba salgınında vefat etmesi ve sonrasında ise 3.Mehmet ve Safiye Sultan’ın vefatı ile bir süre durdurulduktan sonra 1661 yılında bu kez bir başka Valide Sultan, 4. Mehmet’in annesi Turhan Sultan tarafından yapımı yeniden başlatılmıştır. Neyse ki bu başlangıç sonrası inşaat kısa sürmüş ve 2. yılın sonunda 1663 yılında cami bir cuma namazında ibadete açılmıştır.

Cami yapımına başlayan Mimar Sinan’ın talebesi Davut ağa, Dalgıç Mehmet Ağa’ya devrettiği inşaatı yarım yüzyıl sonra tamamlamak Mustafa Ağa’ya nasip olmuştur.

Cami Külliyesinde; Mısır Çarşısı, Türbe ve Hünkar Kasrı’ndan oluşan yapılar yer alırken, Yeni Cami (Valide Sultan Cami) türbesinde; Hatice Sultan ile birlikte 2. Mustafa, 1. Mahmut, 3. Ahmet ve 4.Mehmet’in sandukaları bulunur.

Eminönü Yeni Cami (Valide Sultan Cami) külliyesinde yer alan Mısır Çarşısı günümüzde de tüm ihtişamı ve kalabalığı ile işlemeye devam etmektedir.

Bugün Eminönü Yeni Cami deniz tarafındaki kapısından baktığınızda karşınızda tüm ihtişamı ile Galata Kulesi ve Köprüsü yer alırken, bugün deniz ile Külliye arasında kalan geniş alan cami temelleri atıldığında tamamen denizle kaplıymış.

Eminönü Yeni Cami ve Külliyesi etrafındaki manzarası, külliye içerisindeki çeşitlilik dolayısıyla turistler ve fotoğrafçılar açısından eşsiz bir yapı olarak İstanbul’un göbeğinde yer almaktadır. Bu kalabalığın içinde normal vakit namazlarında yaklaşık 1500, Cuma namazlarında ise 7000-8000 kadar bir cemaate ibadet etme şansı vermektedir.

Tarihi Vefa Bozacısı

İyi bir Boza içmek için bugün gidilecek en güzel yer bugün Vefa’da bulunan Tarihi Vefa Bozacısı’dır.  Vefada  yer alan Tarihi Vefa Bozacısı yılların tecrübesi ve tarihin bıraktıkları ile halen hizmet vermekte. Mermer küpler içerisinde usta ellerden size sunulan Vefa Bozası tam bir efsane. Mermer küpler ise bu işin sırrı olarak nitelendirilir.

Tarihi Vefa Bozacısı’na giderseniz, yapmanız gereken ilk şey bozacının tam karşısında yer alan kuruyemişçiden, her zaman sıcak olan kavrulmuş leblebiden alarak Tarihi Vefa Bozasını içmeye hazır gitmeniz.

Bozanızı alınca da bardağın üzerine bolca leblebi ve tarçın ekmeniz boza içmenin tam manasını yerine getirmek olacaktır.

Tarihi Vefa Bozacısı’nda özel bir köşede Gazi Mustafa Kemal’in boza içtiği bardak sergilenmeye devam etmektedir.

İstanbul’a 1870’lerde İstanbul’a gelen ve yaklaşık 200 ailenin boza yaparak sattığını gören Tarihi Vefa Bozacısının kurusucu Hacı Sadık Bey, o gün daha sıvı kıvamlı olan bozayı değiştirip bugünkü kıvamlı Boza’yı imal ederek 1876 yılında Tarihi Vefa Bozacısı markasını oluşturmuştur.

Atatürk Tarih kaynaklarında 14. yüzyılda adı geçmeye başlayan Türk şırası Boza, 17. yüzyılda Evliya Çelebi’nin aktardığına öre İstanbul’da 200’den fazla boza dükkanı vardı ve binden fazla bozacı çalışıyordu.2000’li yıllarda oluşturulan yüksek teknoloji tesisleri sayesinde artık seri üretim yapan Tarihi Vefa Bozacısı 0,5 Lt, 1 Lt ve 2 Lt’lik özel ambalajları ile marketlerde de satılmaya başlanmıştır.

Tarihi Vefa Bozacısı, Ekim – Nisan ayları arasında Boza satarken, Nisan – Ekim ayları arasında ise Limonata, Kuru üzüm şırası, Dondurma satmaya devam etmektedir.

Tarihi Vefa Bozacısı

İyi bir Boza içmek için bugün gidilecek en güzel yer bugün Vefa’da bulunan Tarihi Vefa Bozacısı’dır. Vefada yer alan Tarihi Vefa Bozacısı yılların tecrübesi ve tarihin bıraktıkları ile halen hizmet vermekte. Mermer küpler içerisinde usta ellerden size sunulan Vefa Bozası tam bir efsane. Mermer küpler ise bu işin sırrı olarak nitelendirilir.

Tarihi Vefa Bozacısı’na giderseniz, yapmanız gereken ilk şey bozacının tam karşısında yer alan kuruyemişçiden, her zaman sıcak olan kavrulmuş leblebiden alarak Tarihi Vefa Bozasını içmeye hazır gitmeniz.

Bozanızı alınca da bardağın üzerine bolca leblebi ve tarçın ekmeniz boza içmenin tam manasını yerine getirmek olacaktır.

Tarihi Vefa Bozacısı’nda özel bir köşede Gazi Mustafa Kemal’in boza içtiği bardak sergilenmeye devam etmektedir.

İstanbul’a 1870’lerde İstanbul’a gelen ve yaklaşık 200 ailenin boza yaparak sattığını gören Tarihi Vefa Bozacısının kurusucu Hacı Sadık Bey, o gün daha sıvı kıvamlı olan bozayı değiştirip bugünkü kıvamlı Boza’yı imal ederek 1876 yılında Tarihi Vefa Bozacısı markasını oluşturmuştur.

Atatürk Tarih kaynaklarında 14. yüzyılda adı geçmeye başlayan Türk şırası Boza, 17. yüzyılda Evliya Çelebi’nin aktardığına öre İstanbul’da 200’den fazla boza dükkanı vardı ve binden fazla bozacı çalışıyordu.2000’li yıllarda oluşturulan yüksek teknoloji tesisleri sayesinde artık seri üretim yapan Tarihi Vefa Bozacısı 0,5 Lt, 1 Lt ve 2 Lt’lik özel ambalajları ile marketlerde de satılmaya başlanmıştır.

Tarihi Vefa Bozacısı, Ekim – Nisan ayları arasında Boza satarken, Nisan – Ekim ayları arasında ise Limonata, Kuru üzüm şırası, Dondurma satmaya devam etmektedir.

Süleymaniye Camii 

Kanuni Sultan Süleyman, Dünya’nın Muhteşemi ve Osmanlı’nın ise Kanunisi yaptırmak istediği camii için Mimar Sinan’ı görevlendirdiğinde İstanbul’un siluetine böylesine bir damga vuracağını düşünür müydü bilinmez ancak, Mimar Sinan bu eseri bitirdiğinde Süleymaniye Camii için kalfalık eserim diyecekti.

1557 yılında yapımı tamamlanan Süleymaniye Camii, Hamam, Dükkan, Kervansaray, Okul, Kütüphane ve Aşevi’nden oluşan bir kompleksin parçasıdır.

Osmanlı’nın en görkemli döneminde inşa edilen Süleymaniye Camii Osmanlı mimarisinin özelliklerini taşımakta olup en nadide eserlerindendir.

Süleymaniye Camii mihrap duvarındaki pencereler vitraylarla süslüdür. Mihrabın iki tarafındaki pencereler üzerinde yer alan çini madalyonlarda Fetih Suresi, caminin ana kubbesinin ortasında ise Nur Suresi yazılı bulunmaktadır.

İstanbul’un fethinden sonraki 4.padişah olması nedeniyle 4 minaresi bulunan Süleymaniye Camiinde bulunan 10 şerefe ise Osmanlı İmparatorluğunun 10. Padişahı olan Kanuni Sultan Süleyman’ı simgelemektedir.

 

Mimar Sinan’ın “Kıyamete Kadar Yıkılmayacak” dediği Süleymaniye Camii yapımında bir çok sırrı ile günümüz mimarlarını şaşırtmayı başarmıştır.

İşte Süleymaniye Cami sırlarından bazıları;

1- Cami içerisinde bulunan deve kuşu yumurtaları, kurumuş deve kuşu yumurtasının böcekleri ve örümcekleri kovan ancak insanların alamadığı bir koku yayması idi.

2- Caminin günümüze yakın bir tarihte restore edileceğini ön gören Mimar Sinan, cami restorasyonu ve yapımını günümüz mimarlarına anlatan bir mektubu cami içerisinde saklamış ve restorasyon ihtiyacı olduğu sırada bu mektuba ulaşılmıştır.

3- Cami içerisinde akustik sağlamak için cami ana kubbesi içerisinde 65 turşu küpü boş ve ters olarak yerleştirilmiş ve vaizin sesinin kusursuz bir akustikle tüm camiye yayılması sağlanmıştır.

Bu akustik testi ile ilgili Mimar Sinan ve Kanuni Sultan Süleyman’ı karşı karşıya getiren meşhur cami içinde nargile içme olayı meydana gelmiştir.

4- Cami içinde kurulan hava akımı, kandillerden çıkan isleri toplayıp bir noktada toplamayı sağlarken bu isler mürekkep yapımında kullanılmıştır.

5- İs odasına açılan 2 pencereden bakıldığında birinde cami içinde Allah yazılı levha, diğerinde ise Muhammed yazılı levha görülmekte.

Süleymaniye Camii

Kanuni Sultan Süleyman, Dünya’nın Muhteşemi ve Osmanlı’nın ise Kanunisi yaptırmak istediği camii için Mimar Sinan’ı görevlendirdiğinde İstanbul’un siluetine böylesine bir damga vuracağını düşünür müydü bilinmez ancak, Mimar Sinan bu eseri bitirdiğinde Süleymaniye Camii için kalfalık eserim diyecekti.

1557 yılında yapımı tamamlanan Süleymaniye Camii, Hamam, Dükkan, Kervansaray, Okul, Kütüphane ve Aşevi’nden oluşan bir kompleksin parçasıdır.

Osmanlı’nın en görkemli döneminde inşa edilen Süleymaniye Camii Osmanlı mimarisinin özelliklerini taşımakta olup en nadide eserlerindendir.

Süleymaniye Camii mihrap duvarındaki pencereler vitraylarla süslüdür. Mihrabın iki tarafındaki pencereler üzerinde yer alan çini madalyonlarda Fetih Suresi, caminin ana kubbesinin ortasında ise Nur Suresi yazılı bulunmaktadır.

İstanbul’un fethinden sonraki 4.padişah olması nedeniyle 4 minaresi bulunan Süleymaniye Camiinde bulunan 10 şerefe ise Osmanlı İmparatorluğunun 10. Padişahı olan Kanuni Sultan Süleyman’ı simgelemektedir.



Mimar Sinan’ın “Kıyamete Kadar Yıkılmayacak” dediği Süleymaniye Camii yapımında bir çok sırrı ile günümüz mimarlarını şaşırtmayı başarmıştır.

İşte Süleymaniye Cami sırlarından bazıları;

1- Cami içerisinde bulunan deve kuşu yumurtaları, kurumuş deve kuşu yumurtasının böcekleri ve örümcekleri kovan ancak insanların alamadığı bir koku yayması idi.

2- Caminin günümüze yakın bir tarihte restore edileceğini ön gören Mimar Sinan, cami restorasyonu ve yapımını günümüz mimarlarına anlatan bir mektubu cami içerisinde saklamış ve restorasyon ihtiyacı olduğu sırada bu mektuba ulaşılmıştır.

3- Cami içerisinde akustik sağlamak için cami ana kubbesi içerisinde 65 turşu küpü boş ve ters olarak yerleştirilmiş ve vaizin sesinin kusursuz bir akustikle tüm camiye yayılması sağlanmıştır.

Bu akustik testi ile ilgili Mimar Sinan ve Kanuni Sultan Süleyman’ı karşı karşıya getiren meşhur cami içinde nargile içme olayı meydana gelmiştir.

4- Cami içinde kurulan hava akımı, kandillerden çıkan isleri toplayıp bir noktada toplamayı sağlarken bu isler mürekkep yapımında kullanılmıştır.

5- İs odasına açılan 2 pencereden bakıldığında birinde cami içinde Allah yazılı levha, diğerinde ise Muhammed yazılı levha görülmekte.

İtfaiye Müzesi

Bugün Fatih Saraçhanede bulunan İtfaiye binasının bir bölümünde yer alan  İtfaiye Müzesi, Ateşle savaşanların tarihini bizlere 300 yıllık derin bir zaman tünelinden getirmekte.

Bugün ki İtfaiyeden bahsedebiliyorsak bunun sebebi; David olan ismini Müslüman olup  Davut-u Hakiki olarak değiştiren bir Fransız mühendisinin yaptığı pompa, 1714’de Tophane ve Tüfekhane de çıkan yangınlarda kullanılıp başarı elde edince Nevşehirli Damat İbrahim Paşa tarafından Yeniçerilerin bir kolu olarak kurulmuştur. Zamanla gelişen ve teknolojisini ilerleten İtfaiye teşkilatına Kont Szchenyi  (kont zeçeni) önayak olarak gelişimi hızlandırdı.

1928 yılında İtfaiye Müzesinin kurulmasına karar verildi. İtfaiyecilerden ve çeşitli kaynaklardan zorlukla dört yılda toplanan İtfaiyecilikte kullanılan malzemeler sayesinde 1932 yılında İtfaiye Müzesi kapılarını ziyaretçilerine açtı. Zaman zaman yenilenen müze, yenileme çalışmaları sırasında kapalı kaldı ancak, 1998 yılında yeniden bu kez “Kont Szchenyi İtfaiye Müzesi” olarak yeni adıyla ziyarete açıldı.

Müzede en eski yangın söndürme araçlarından çeşitli tulumbalar, Yangın önleme fıçıları, Bayezid Kulesinde kullanılan işaret sepetleri, telefon santralleri, motorlu yangın söndürme araçları, Yangın Miğferleri, İtfaiyeci ve Tulumbacı kıyafetleri gibi 1050 parça eser sergilenmektedir.                                                                                                                                                                                                                                                                               Türkiye’nin Tek İtfaiye Müzesi olma özelliğini taşıyan  “Kont Szchenyi İtfaiye Müzesi”  İtfaiye Şehitlerini de unutmamış ve onlar için de bir tabaka yazdırmıştır.

Görülmeye değer bir müze olmakla birlikte, bugünün son teknoloji araçlarına bakıp hayran kalan bizler bir de geçmişin teknolojileri ile neler başarıldığını görmek için bu müzeye gitmekte fayda var.

İtfaiye Müzesi

Bugün Fatih Saraçhanede bulunan İtfaiye binasının bir bölümünde yer alan İtfaiye Müzesi, Ateşle savaşanların tarihini bizlere 300 yıllık derin bir zaman tünelinden getirmekte.

Bugün ki İtfaiyeden bahsedebiliyorsak bunun sebebi; David olan ismini Müslüman olup Davut-u Hakiki olarak değiştiren bir Fransız mühendisinin yaptığı pompa, 1714’de Tophane ve Tüfekhane de çıkan yangınlarda kullanılıp başarı elde edince Nevşehirli Damat İbrahim Paşa tarafından Yeniçerilerin bir kolu olarak kurulmuştur. Zamanla gelişen ve teknolojisini ilerleten İtfaiye teşkilatına Kont Szchenyi (kont zeçeni) önayak olarak gelişimi hızlandırdı.

1928 yılında İtfaiye Müzesinin kurulmasına karar verildi. İtfaiyecilerden ve çeşitli kaynaklardan zorlukla dört yılda toplanan İtfaiyecilikte kullanılan malzemeler sayesinde 1932 yılında İtfaiye Müzesi kapılarını ziyaretçilerine açtı. Zaman zaman yenilenen müze, yenileme çalışmaları sırasında kapalı kaldı ancak, 1998 yılında yeniden bu kez “Kont Szchenyi İtfaiye Müzesi” olarak yeni adıyla ziyarete açıldı.

Müzede en eski yangın söndürme araçlarından çeşitli tulumbalar, Yangın önleme fıçıları, Bayezid Kulesinde kullanılan işaret sepetleri, telefon santralleri, motorlu yangın söndürme araçları, Yangın Miğferleri, İtfaiyeci ve Tulumbacı kıyafetleri gibi 1050 parça eser sergilenmektedir. Türkiye’nin Tek İtfaiye Müzesi olma özelliğini taşıyan “Kont Szchenyi İtfaiye Müzesi” İtfaiye Şehitlerini de unutmamış ve onlar için de bir tabaka yazdırmıştır.

Görülmeye değer bir müze olmakla birlikte, bugünün son teknoloji araçlarına bakıp hayran kalan bizler bir de geçmişin teknolojileri ile neler başarıldığını görmek için bu müzeye gitmekte fayda var.

Cağaloğlu Hamamı

Ayasofya Külliyesindeki kütüphanesine ve Aya Sofya Camiine gelir sağlamak için 1741 yılında, dönemin padişahı I. Mahmut’un yaptırdığı Cağaloğlu Hamamı, Mimar Süleyman Ağa çizmiş tarafından çizilmiş ve  Abdullah Ağa tarafından bina edilmiştir.

Cağaloğlu Hamamının olduğu yerde önceleri Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’nın bir sarayı vardı. Bu yapı 1740 senesinde yandıktan sonra bu saray yerine yapılmıştır. Kadınlar ve erkekler için ayrı bölümleri olan çifte hamamın, kadınlar çıkışı hamam sokağında, erkekler çıkışı cadde tarafındadır.

Osmanlı Dönemi’nde inşa ettirilen son büyük hamam ve en büyük çifte hamamlardan olma özelliğini taşıyan Cağaloğlu Hamamında daha önce rastlanmayan yenilikçi bir mimari benimsenmiştir.

İki Yüz Yetmiş İki yıldır ayakta duran Cağaloğlu Hamamı, günümüzde halen faaliyet gösterirken, çoğunluğu yabancı olmak üzere çok sayıda ziyaretçiye hizmet vermektedir.

Bir zamanlar Osmanlı ahalisinin, tarihin kirlerini attığı bu hamamda temizlenmek ve tarihin nemli kokusunu hissetmek çok farklı bir duygu ve tecrübe olacaktır.

Yerebatan Sarnıcının çok yakınında bulunan Cağaloğlu Hamamına gitmek istiyorsanız, Ayasofya ile Yerebatan Sarnıcını birleştiren sokaktan içeri girince yolun sağ tarafında 200 metre kadar ilerde bu tarihi hamam sizi sıcaklığı ile ağırlayacaktır.

Cağaloğlu Hamamı

Ayasofya Külliyesindeki kütüphanesine ve Aya Sofya Camiine gelir sağlamak için 1741 yılında, dönemin padişahı I. Mahmut’un yaptırdığı Cağaloğlu Hamamı, Mimar Süleyman Ağa çizmiş tarafından çizilmiş ve Abdullah Ağa tarafından bina edilmiştir.

Cağaloğlu Hamamının olduğu yerde önceleri Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’nın bir sarayı vardı. Bu yapı 1740 senesinde yandıktan sonra bu saray yerine yapılmıştır. Kadınlar ve erkekler için ayrı bölümleri olan çifte hamamın, kadınlar çıkışı hamam sokağında, erkekler çıkışı cadde tarafındadır.

Osmanlı Dönemi’nde inşa ettirilen son büyük hamam ve en büyük çifte hamamlardan olma özelliğini taşıyan Cağaloğlu Hamamında daha önce rastlanmayan yenilikçi bir mimari benimsenmiştir.

İki Yüz Yetmiş İki yıldır ayakta duran Cağaloğlu Hamamı, günümüzde halen faaliyet gösterirken, çoğunluğu yabancı olmak üzere çok sayıda ziyaretçiye hizmet vermektedir.

Bir zamanlar Osmanlı ahalisinin, tarihin kirlerini attığı bu hamamda temizlenmek ve tarihin nemli kokusunu hissetmek çok farklı bir duygu ve tecrübe olacaktır.

Yerebatan Sarnıcının çok yakınında bulunan Cağaloğlu Hamamına gitmek istiyorsanız, Ayasofya ile Yerebatan Sarnıcını birleştiren sokaktan içeri girince yolun sağ tarafında 200 metre kadar ilerde bu tarihi hamam sizi sıcaklığı ile ağırlayacaktır.

Aşiyan Müzesi

Beşikataş Bebek’teki aşiyan yokuşunda bulunan Farsça “Kuş Yuvası” anlamına gelen “Aşiyan” Türk Şairi Tevfik Fikret’in kendi elleriyle planını çizdiği eve verdiği isimdir.

1906 ile 1915 yılları arasında yaşadığı bu 3 katlı ve bahçe içerisindeki ev Tevfik Fikret için hayatındaki en önemli şeylerden birisidir.Lütfi Kırdan İstanbul’un valisi ve belediye başkan iken 1940 yılında Tevfik Fikret’in eşi Nazmiye hamım’dan bu güzel evi alıp Edebiyat-ı Cedide Müzesi olarak 1945 yılında ziyarete açmıştır.

1961 yılında Tevfik Fikret’in Eyüp’te bulunan mezarı çok sevdiği evi Aşiyan’ın bahçesine taşınmış ve bu tarihten itibaren Aşiyan Müzesi olarak anılmaya başlamıştır.Ev 3 katlı olup giriş katta; idari işler olarak kullanılan bölüm yer almaktadır.

Aşiyan evinin birinci katında; Edebiyat-ı Cedideciler`in fotoğraf, kitap ve özel eşyalarının bulunduğu Edebiyat-ı Cedide Odası, kadın şairlerimizden Nigar Hanım`a ait kitaplar, fotoğraf, resimler, şahsi arşiv ve eşyalarının sergilendiği Şair Nigar Hanım Odası bulunmaktadır. Aynı katta Can Dündar’ın “Lüsyen” adlı eserine konu olan ünlü şair Abdülhak Hamit`e ait kişisel eşyalar, tablolar, fotoğraflar, çalışma masası ve koltukların bulunduğu Abdülhak Hamit Salonu da bulunmaktadır.

Abdülhak Hamit Şair-i Azam olarak unvan almış ve bir çok nişan ve ödül ile şereflendirilmiş bir şairdi. Şair’in son eşi Lüsyen hanımefendi tarafından bağışlanan eşyaları müzenin en büyük salonlarından birinde sergilenmekte olup şairin Halife Abdülmecid tarafından resmedilen yağlı boya portresi de sergilenmektedir.

Aşiyan Müzesinin ikinci katı şair Tevfik Fikret’e ayrılmış olup, Tevfik Fikret’in kaldığı odası, öldüğü yatağı, özel eşyaları, Mihri hanım tarafından şairin yüzünden alınan maskın örneği bulunmaktadır. Aynı katta Şehzade Abdülmecit Efendinin Tevfik Fikret’in sis şiirinden esinlenerek yaptığı tablosu “Sis”, şairin çalışma odası ve kendi yaptığı tabloları da bulunmaktadır.

Galatasaray Spor Kulübü kurucularından olan Tevfik Fikret’in evi olan Aşiyan’da Galatasaray tarihine ait ve Galatasaray Lisesi yıllarından bir çok fotoğraf da sergilenmektedir.

Türk şiirinin bu nadide şairlerine ait eşyalar ve onların nazik ruhlarından kalan eşyaları ziyaret ederek bir başka alemde kendinize yer bulacaksınız. Can Dündar’ın “Lüsyen” romanında ayrıntılı anlattığı Abdülhak Hamit’in eşyalarına burada rastlamak beni oldukça etkilemişti.

Aşiyan Müzesi

Beşikataş Bebek’teki aşiyan yokuşunda bulunan Farsça “Kuş Yuvası” anlamına gelen “Aşiyan” Türk Şairi Tevfik Fikret’in kendi elleriyle planını çizdiği eve verdiği isimdir.

1906 ile 1915 yılları arasında yaşadığı bu 3 katlı ve bahçe içerisindeki ev Tevfik Fikret için hayatındaki en önemli şeylerden birisidir.Lütfi Kırdan İstanbul’un valisi ve belediye başkan iken 1940 yılında Tevfik Fikret’in eşi Nazmiye hamım’dan bu güzel evi alıp Edebiyat-ı Cedide Müzesi olarak 1945 yılında ziyarete açmıştır.

1961 yılında Tevfik Fikret’in Eyüp’te bulunan mezarı çok sevdiği evi Aşiyan’ın bahçesine taşınmış ve bu tarihten itibaren Aşiyan Müzesi olarak anılmaya başlamıştır.Ev 3 katlı olup giriş katta; idari işler olarak kullanılan bölüm yer almaktadır.

Aşiyan evinin birinci katında; Edebiyat-ı Cedideciler`in fotoğraf, kitap ve özel eşyalarının bulunduğu Edebiyat-ı Cedide Odası, kadın şairlerimizden Nigar Hanım`a ait kitaplar, fotoğraf, resimler, şahsi arşiv ve eşyalarının sergilendiği Şair Nigar Hanım Odası bulunmaktadır. Aynı katta Can Dündar’ın “Lüsyen” adlı eserine konu olan ünlü şair Abdülhak Hamit`e ait kişisel eşyalar, tablolar, fotoğraflar, çalışma masası ve koltukların bulunduğu Abdülhak Hamit Salonu da bulunmaktadır.

Abdülhak Hamit Şair-i Azam olarak unvan almış ve bir çok nişan ve ödül ile şereflendirilmiş bir şairdi. Şair’in son eşi Lüsyen hanımefendi tarafından bağışlanan eşyaları müzenin en büyük salonlarından birinde sergilenmekte olup şairin Halife Abdülmecid tarafından resmedilen yağlı boya portresi de sergilenmektedir.

Aşiyan Müzesinin ikinci katı şair Tevfik Fikret’e ayrılmış olup, Tevfik Fikret’in kaldığı odası, öldüğü yatağı, özel eşyaları, Mihri hanım tarafından şairin yüzünden alınan maskın örneği bulunmaktadır. Aynı katta Şehzade Abdülmecit Efendinin Tevfik Fikret’in sis şiirinden esinlenerek yaptığı tablosu “Sis”, şairin çalışma odası ve kendi yaptığı tabloları da bulunmaktadır.

Galatasaray Spor Kulübü kurucularından olan Tevfik Fikret’in evi olan Aşiyan’da Galatasaray tarihine ait ve Galatasaray Lisesi yıllarından bir çok fotoğraf da sergilenmektedir.

Türk şiirinin bu nadide şairlerine ait eşyalar ve onların nazik ruhlarından kalan eşyaları ziyaret ederek bir başka alemde kendinize yer bulacaksınız. Can Dündar’ın “Lüsyen” romanında ayrıntılı anlattığı Abdülhak Hamit’in eşyalarına burada rastlamak beni oldukça etkilemişti.

İstanbul Akvaryum

Dünyanın en büyük tematik akvaryumu olan İstanbul Akvaryum bünyesinde bulundurduğu canlılık çeşidi, temaları, yağmur ormanları ile kendi alanında dünyada ilkleri ve enleri olan bir akvaryum.

Ziyaretçilerini 16 farklı tema içerisinde Karadeniz’den Pasifik Okyanusu’na uzanan bir sırayla tüm İstanbul Akvaryumu görmeleri hedefleniyor. Temalar içerisinde her şey gerçeğe uygun olarak ve doğal şartlarda yaşatılmaya çalışılırken alanında uzman olan kocaman bir ekip bu doğal döngünün kusursuz işlemesini sağlamak.

Temalara özgü video ve oyunların yine tematik ışıklar efektlerle süslendiği İstanbul Akvaryum’da restoranlar, 5D sinemalar, cafeler ve birbirinden ilginç türlerin bulunduğu kara ve deniz canlıları ile ziyaretçilerini bekliyor.

İstanbul Akvaryum’da balık besleme saatlerinde uzmanların bu çok ilginç canlıları nasıl beslediğini ve bu canlıların doğal hayatta nasıl beklendiğini gözlemleyebilirsiniz. Bununla birlikte İstanbul Akvaryum’da Uzman dalgıçlar eşliğinde Köpek balıkları ile birlikte dev akvaryum içerisinde yüzebilme şansı da sizi bekliyor.

İstanbul Akvaryum içerisinde bulundurduğu 16 Tema dışında 1 de Amazon Yağmur Ormanı bulundururken ormanlardaki bitki çeşitliliği, oyunlar ve hediyelik eşyaların da satıldığı bölümden alınacak ilginç hediyeler sayesinde güzel vakit geçirmeniz mümkün.

İstanbul Akvaryum

Dünyanın en büyük tematik akvaryumu olan İstanbul Akvaryum bünyesinde bulundurduğu canlılık çeşidi, temaları, yağmur ormanları ile kendi alanında dünyada ilkleri ve enleri olan bir akvaryum.

Ziyaretçilerini 16 farklı tema içerisinde Karadeniz’den Pasifik Okyanusu’na uzanan bir sırayla tüm İstanbul Akvaryumu görmeleri hedefleniyor. Temalar içerisinde her şey gerçeğe uygun olarak ve doğal şartlarda yaşatılmaya çalışılırken alanında uzman olan kocaman bir ekip bu doğal döngünün kusursuz işlemesini sağlamak.

Temalara özgü video ve oyunların yine tematik ışıklar efektlerle süslendiği İstanbul Akvaryum’da restoranlar, 5D sinemalar, cafeler ve birbirinden ilginç türlerin bulunduğu kara ve deniz canlıları ile ziyaretçilerini bekliyor.

İstanbul Akvaryum’da balık besleme saatlerinde uzmanların bu çok ilginç canlıları nasıl beslediğini ve bu canlıların doğal hayatta nasıl beklendiğini gözlemleyebilirsiniz. Bununla birlikte İstanbul Akvaryum’da Uzman dalgıçlar eşliğinde Köpek balıkları ile birlikte dev akvaryum içerisinde yüzebilme şansı da sizi bekliyor.

İstanbul Akvaryum içerisinde bulundurduğu 16 Tema dışında 1 de Amazon Yağmur Ormanı bulundururken ormanlardaki bitki çeşitliliği, oyunlar ve hediyelik eşyaların da satıldığı bölümden alınacak ilginç hediyeler sayesinde güzel vakit geçirmeniz mümkün.

Rumeli Hisarı

Rumeli Hisarı, İstanbul Boğazı’nın en dar noktası olan yerde bugünkü Sarıyer ilçesi sınırlarına Fatih Sultan Mehmed tarafından İstanbul’un fethi öncesinde  İstanbul’a Karadeniz’den gelecek yardımları engellemek için yaptırılmıştır.

Rumeli Hisarı’nın 90 günde yapılan 3 büyük kulesi Dünya’nın en büyük hisar burçlarıdır. Bu burçların dışında 13 irili ufaklı burca sahip olan Rumeli Hisarı’nın deniz tarafındaki kısmının inşaatını bizzat Fatih Sultan Mehmed üstlenmiştir.

İstanbul Boğaz manzarasına bir başka ahenk katan Rumeli Hisarı’na yukarıdan bakıldığından “Muhammed” yazılı olduğu görülmektedir. Günümüzde Rumeli Hisarı, İstanbul’un fethi sırasında Haliç’i kapadığı söylenen zincirler, top ve gülleler açık olarak sergilenmek üzere müze olarak hizmet vermektedir.

Aynı zamanda yaz aylarında Rumeli Konserleri ve çeşitli etkinlikler düzenlenmektedir.

Rumeli Hisarı

Rumeli Hisarı, İstanbul Boğazı’nın en dar noktası olan yerde bugünkü Sarıyer ilçesi sınırlarına Fatih Sultan Mehmed tarafından İstanbul’un fethi öncesinde İstanbul’a Karadeniz’den gelecek yardımları engellemek için yaptırılmıştır.

Rumeli Hisarı’nın 90 günde yapılan 3 büyük kulesi Dünya’nın en büyük hisar burçlarıdır. Bu burçların dışında 13 irili ufaklı burca sahip olan Rumeli Hisarı’nın deniz tarafındaki kısmının inşaatını bizzat Fatih Sultan Mehmed üstlenmiştir.

İstanbul Boğaz manzarasına bir başka ahenk katan Rumeli Hisarı’na yukarıdan bakıldığından “Muhammed” yazılı olduğu görülmektedir. Günümüzde Rumeli Hisarı, İstanbul’un fethi sırasında Haliç’i kapadığı söylenen zincirler, top ve gülleler açık olarak sergilenmek üzere müze olarak hizmet vermektedir.

Aynı zamanda yaz aylarında Rumeli Konserleri ve çeşitli etkinlikler düzenlenmektedir.

Yerebatan Sarnıcı

Yerebatan Sarnıcı Bizans İmparatoru Justinianus büyük sarayının su ihtiyacını karşılama için yaklaşık 10.000 metrekare’lik bir sarnıç yaptırdığında takvimler M.S.542 yılındaydı.

Sarnıç 9 metre uzunluğundaki 336 adet sütundan oluşmaktadır. Bu sütunların içerisinde sarnıcı koruyacağına inanılan iki medusa başı sarnıca güzellik katan elementlerden olmuştur.

Sarnıç 1987 yılında içerisine bir platform oluşturularak İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından ziyarete açılmıştır. İçerisindeki ışıklandırmalar, ortamın nemli kokusu ve tarihi atmosfer ziyaretçilerin Yerebatan Sarnıcından büyülenerek çıkmasını sağlıyor.

İstanbul tarihi yarımadada bulunan sarnıç her tur rehberinin programı içerisinde yer almaktadır. Türkiye seyahatleri sırasında milyonlarca turist özellikle bu büyülü atmosferi yaşamaya gelmiştir.Büyüleyici Ayasofya’nın hemen yanıbaşında bulunan Yerebatan Sarnıcını görmeden İstanbul’u gezdim-gördüm demeyin, bu sözümü Yerebatan Sarnıcı ziyaretinizden sonra anlayacaksınız.

Günümüzde Yerebatan Sarnıcı çeşitli etkinliklere ev sahipliği yaparken bu etkinlikler büyüleyici atmosfer içerisinde bir başka hayal dünyasına sokuyor ziyaretçileri.

Yerebatan Sarnıcı

Yerebatan Sarnıcı Bizans İmparatoru Justinianus büyük sarayının su ihtiyacını karşılama için yaklaşık 10.000 metrekare’lik bir sarnıç yaptırdığında takvimler M.S.542 yılındaydı.

Sarnıç 9 metre uzunluğundaki 336 adet sütundan oluşmaktadır. Bu sütunların içerisinde sarnıcı koruyacağına inanılan iki medusa başı sarnıca güzellik katan elementlerden olmuştur.

Sarnıç 1987 yılında içerisine bir platform oluşturularak İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından ziyarete açılmıştır. İçerisindeki ışıklandırmalar, ortamın nemli kokusu ve tarihi atmosfer ziyaretçilerin Yerebatan Sarnıcından büyülenerek çıkmasını sağlıyor.

İstanbul tarihi yarımadada bulunan sarnıç her tur rehberinin programı içerisinde yer almaktadır. Türkiye seyahatleri sırasında milyonlarca turist özellikle bu büyülü atmosferi yaşamaya gelmiştir.Büyüleyici Ayasofya’nın hemen yanıbaşında bulunan Yerebatan Sarnıcını görmeden İstanbul’u gezdim-gördüm demeyin, bu sözümü Yerebatan Sarnıcı ziyaretinizden sonra anlayacaksınız.

Günümüzde Yerebatan Sarnıcı çeşitli etkinliklere ev sahipliği yaparken bu etkinlikler büyüleyici atmosfer içerisinde bir başka hayal dünyasına sokuyor ziyaretçileri.

Panaroma İstanbul 1453

Peygamber efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)’in “İstanbul mutlaka fethedilecektir. Onu fetheden komutan ne güzel komutan, onu fetheden ordu ne güzel ordudur.” sözü ile başlayan serüvenin 1453 yılında Osmanlı Padişahı 2.Mehmed ile son bulan fethin tarihini yaşatan ve gelecek kuşaklara aktarmayı hedefleyen Panaroma 1453 Tarih Müzesi Topkapı-Edirnekapı’da ziyaretçilerini bekliyor.

Şehri fethettikten sonra “Fatih” ünvanı alan 2.Mehmed’in şehrin girilmez geçilemez denen Topkapı’dan  şehre girdiği yer, yıkılamaz denen surları yıktığı yere kurulu olan Panaroma 1453 Tarih Müzesi, solunda Edirnekapı surları, sağında Silivrikapı surları olmak üzere kuşatmanın en çetin geçen bölgesinde kuşatmanın kalbinde kurulmuş ve günümüz İstanbullusuna, günümüz insanına zorlu kuşatmayı, fethi birebir yaşamanızı hedeflemektedir.

38 Metrelik bir kubbe altında kurulu ve Türkiye’nin ilk panaromik,  Dünya’nın ilk Tam Panaromik Müzesi ünvanını taşımaktadır.

Müzede İstanbul’un ilk kuşatmaları, Fatih’in kuşatmasının bölümleri, ayrıntıları, şehrin düşüşü, fetih zamanında pahitaht’taki insanların bilgisi gibi bir çok bilgiye yer veriliyor.

Müzeye adını veren Tam Panaromik platform ise ziyaretçileri üst katta bekliyor. Alanda at kişnemeleri, Mehter Takımının marşları, 3 boyutlu resimler, dönemin topçu ustası Urban’ın yaptığı meşhur topları ve Osmanlı askerlerini görmeniz mümkün. Alana girince platform üzerinde kendinizi bir savaş meydanında gibi hissetmeniz için gereken görsel ve işitsel tüm gereklilikler yerine getirilmiş.

Panaroma İstanbul 1453

Peygamber efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)’in “İstanbul mutlaka fethedilecektir. Onu fetheden komutan ne güzel komutan, onu fetheden ordu ne güzel ordudur.” sözü ile başlayan serüvenin 1453 yılında Osmanlı Padişahı 2.Mehmed ile son bulan fethin tarihini yaşatan ve gelecek kuşaklara aktarmayı hedefleyen Panaroma 1453 Tarih Müzesi Topkapı-Edirnekapı’da ziyaretçilerini bekliyor.

Şehri fethettikten sonra “Fatih” ünvanı alan 2.Mehmed’in şehrin girilmez geçilemez denen Topkapı’dan şehre girdiği yer, yıkılamaz denen surları yıktığı yere kurulu olan Panaroma 1453 Tarih Müzesi, solunda Edirnekapı surları, sağında Silivrikapı surları olmak üzere kuşatmanın en çetin geçen bölgesinde kuşatmanın kalbinde kurulmuş ve günümüz İstanbullusuna, günümüz insanına zorlu kuşatmayı, fethi birebir yaşamanızı hedeflemektedir.

38 Metrelik bir kubbe altında kurulu ve Türkiye’nin ilk panaromik, Dünya’nın ilk Tam Panaromik Müzesi ünvanını taşımaktadır.

Müzede İstanbul’un ilk kuşatmaları, Fatih’in kuşatmasının bölümleri, ayrıntıları, şehrin düşüşü, fetih zamanında pahitaht’taki insanların bilgisi gibi bir çok bilgiye yer veriliyor.

Müzeye adını veren Tam Panaromik platform ise ziyaretçileri üst katta bekliyor. Alanda at kişnemeleri, Mehter Takımının marşları, 3 boyutlu resimler, dönemin topçu ustası Urban’ın yaptığı meşhur topları ve Osmanlı askerlerini görmeniz mümkün. Alana girince platform üzerinde kendinizi bir savaş meydanında gibi hissetmeniz için gereken görsel ve işitsel tüm gereklilikler yerine getirilmiş.

Feshane

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin Haliç’e renk katan projesi Feshane, özellikle Ramazan ayı etkinlikleri ile neredeyse tüm Türkiye’den ziyaretçi akımına uğramaktadır. Feshane Ramazan Şenlikleri İstanbul’da Sultanahmet gibi bir etkinlik merkezi olmuştur.

Bununla birlikte bir çok sergi, toplantı, fuar ve uluslararası etkinliğe ev sahipliği yapan Feshane’de genellikle Anadolu şehirlerinin kültür günleri İBB İSMEK (İstanbul Meslek Edindirme Kursları) sergileri ile ziyaret edilmektedir.

Feshane, İstanbul’un gerçek anlamda ilk tekstil ve sanayi kuruluşu olarak 1835 yılında mimarisi ile de tek olarak inşa edilmiştir.

Belçika’da döküm olarak imal edilen çelik kolonlar sayesinde de ilk prefabrik çelik konstrüksiyon tekstil fabrikası olma özelliğindedir

Asıl kuruluş amacı Osmanlı ordusunda yeniçerilerin gitmesi ile gelen yeni orduya kıyafet dikmek olan Feshane, bir dokuma ve fes fabrikasıdır. 1893 yılında  Chicago’da uluslararası bir fuara katılan fes ve yün dokumalarımız ödül ile fuardan ayrılmıştır.

Osmanlı ordusunun üniformalarını yurt dışından almaya başlamasıyla birlikte Feshane-i Amire adını alarak sadece fes üretmeye başlamıştır.

Bir dönem halı da dokunan fabrikada 1918 yılında Talat Paşa Çanakkale Zaferi dolayısıyla bir halıyı Gazi Mustafa Kemal’e armağan ederken bu halı da Feshane’de üretilmiştir.

1939 yılında, Feshane o zamanki adıyla Feshane Mensucat A.Ş kapatılarak, Sümerbank Defterdar Fabrikası olarak çalışmaya devam etti. 1953 yılında 389 kadın işçinin fabrikada çalışıyor olması, Türk toplumu adına kadınların da iş hayatında yer almaya başladığını göstermesi açısından önemli bir gelişme olarak tarihteki yerini almıştır.

1998 yılında İstanbul Büyükşehir Belediyesi daha önceleri çeşitli sebeplerle aksayan restorasyona tekrar başlarken bilimsel çalışmalar ile Üniversitelerden de yardım aldı. Daha önce çok kez su basan Feshane’nin Haliç sularından 70 cm kadar aşağıda kalmasının su baskınlarına sebep olduğu için üniversitelerin yaptığı etüt çalışması ile Feshane‘nin su baskınlarını engelleyici bir drenaj ve yapısal reform yapılmıştır.

Yeşil alanlarla donatılmış tarihi yapısıyla Haliç’in eski soluk günlerini unutturan Feshane’nin Haliç’e açılan, kendine özel bir iskelesi de bulunuyor.

Feshane’nin en ünlü yeri ise Cümle Kapısı’dır. (Haliç Kıyısındaki girişi) Geçirdiği zamanın izlerine yenik düşen ihtişamlı mermer kapı neredeyse tamamen yok olurken kaynaklardan araştırılarak orjinaline en yakın halinin tekrar canlandırılmasına çalışmıştır.

Feshane

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin Haliç’e renk katan projesi Feshane, özellikle Ramazan ayı etkinlikleri ile neredeyse tüm Türkiye’den ziyaretçi akımına uğramaktadır. Feshane Ramazan Şenlikleri İstanbul’da Sultanahmet gibi bir etkinlik merkezi olmuştur.

Bununla birlikte bir çok sergi, toplantı, fuar ve uluslararası etkinliğe ev sahipliği yapan Feshane’de genellikle Anadolu şehirlerinin kültür günleri İBB İSMEK (İstanbul Meslek Edindirme Kursları) sergileri ile ziyaret edilmektedir.

Feshane, İstanbul’un gerçek anlamda ilk tekstil ve sanayi kuruluşu olarak 1835 yılında mimarisi ile de tek olarak inşa edilmiştir.

Belçika’da döküm olarak imal edilen çelik kolonlar sayesinde de ilk prefabrik çelik konstrüksiyon tekstil fabrikası olma özelliğindedir

Asıl kuruluş amacı Osmanlı ordusunda yeniçerilerin gitmesi ile gelen yeni orduya kıyafet dikmek olan Feshane, bir dokuma ve fes fabrikasıdır. 1893 yılında Chicago’da uluslararası bir fuara katılan fes ve yün dokumalarımız ödül ile fuardan ayrılmıştır.

Osmanlı ordusunun üniformalarını yurt dışından almaya başlamasıyla birlikte Feshane-i Amire adını alarak sadece fes üretmeye başlamıştır.

Bir dönem halı da dokunan fabrikada 1918 yılında Talat Paşa Çanakkale Zaferi dolayısıyla bir halıyı Gazi Mustafa Kemal’e armağan ederken bu halı da Feshane’de üretilmiştir.

1939 yılında, Feshane o zamanki adıyla Feshane Mensucat A.Ş kapatılarak, Sümerbank Defterdar Fabrikası olarak çalışmaya devam etti. 1953 yılında 389 kadın işçinin fabrikada çalışıyor olması, Türk toplumu adına kadınların da iş hayatında yer almaya başladığını göstermesi açısından önemli bir gelişme olarak tarihteki yerini almıştır.

1998 yılında İstanbul Büyükşehir Belediyesi daha önceleri çeşitli sebeplerle aksayan restorasyona tekrar başlarken bilimsel çalışmalar ile Üniversitelerden de yardım aldı. Daha önce çok kez su basan Feshane’nin Haliç sularından 70 cm kadar aşağıda kalmasının su baskınlarına sebep olduğu için üniversitelerin yaptığı etüt çalışması ile Feshane‘nin su baskınlarını engelleyici bir drenaj ve yapısal reform yapılmıştır.

Yeşil alanlarla donatılmış tarihi yapısıyla Haliç’in eski soluk günlerini unutturan Feshane’nin Haliç’e açılan, kendine özel bir iskelesi de bulunuyor.

Feshane’nin en ünlü yeri ise Cümle Kapısı’dır. (Haliç Kıyısındaki girişi) Geçirdiği zamanın izlerine yenik düşen ihtişamlı mermer kapı neredeyse tamamen yok olurken kaynaklardan araştırılarak orjinaline en yakın halinin tekrar canlandırılmasına çalışmıştır.

İstiklal Caddesi

Taksim’in Beyoğlu’nun simgesi İstiklal caddesi. İstiklâl Caddesi, (Osmanlıca: (1927'den önce) Cadde-i Kebir, Büyük Cadde, Fransızca: Grande Rue de Péra), İstanbul'un en eski semtlerinden biri olan Beyoğlu'nda Tünel ile Taksim Meydanı arasında uzanan ve 19. yüzyılın sonlarından beri Türkiye'nin en ünlü caddelerinden biri olma vasfını koruyan cadde. 1.400 metre uzunluğundaki caddenin orta noktası Galatasaray Lisesi'nin yanından geçen Yeniçarşı Caddesi'nin caddeyi kestiği ve 50. Yıl Anıtı'nın bulunduğu yer kabul edilir. Paralelinde uzanan Tarlabaşı Bulvarıyla beraber Beyoğlu ilçesinin ana eksenini oluşturur. Ortalama olarak 74 metre yükseklikte yer alan İstiklal Caddesi idari olarak 9 ayrı mahalleyi kapsar.

İstiklal Caddesi

Taksim’in Beyoğlu’nun simgesi İstiklal caddesi. İstiklâl Caddesi, (Osmanlıca: (1927'den önce) Cadde-i Kebir, Büyük Cadde, Fransızca: Grande Rue de Péra), İstanbul'un en eski semtlerinden biri olan Beyoğlu'nda Tünel ile Taksim Meydanı arasında uzanan ve 19. yüzyılın sonlarından beri Türkiye'nin en ünlü caddelerinden biri olma vasfını koruyan cadde. 1.400 metre uzunluğundaki caddenin orta noktası Galatasaray Lisesi'nin yanından geçen Yeniçarşı Caddesi'nin caddeyi kestiği ve 50. Yıl Anıtı'nın bulunduğu yer kabul edilir. Paralelinde uzanan Tarlabaşı Bulvarıyla beraber Beyoğlu ilçesinin ana eksenini oluşturur. Ortalama olarak 74 metre yükseklikte yer alan İstiklal Caddesi idari olarak 9 ayrı mahalleyi kapsar.

Haydarpaşa Garı

Haydarpaşa Garının ihtişamı ve denize açılan kapısından çıktığında gördüğü manzara ile “Taşı Toprağı Altın” dedikleri İstanbul’a hayranlıklar bakar.

Pek çok filmde benzer senaryolarla karşılaşırken, birçok film ve video klip için de ev sahipliği yapan Haydarpaşa Garı 1906 yılında yapılmaya başlandığında Osmanlı İmparatorluğunun tahtında 2. Abdülhamit oturuyordu.

1908 yılında yapımı tamamlanan ve İstanbul’un Anadolu’ya, Hicaz Demir yoluna açılan kapısı Haydarpaşa Garıdır. Selimiye kışlasının yapımında fazlaca emekleri bulunan 3.Selim’in paşalarından olan Haydar Paşa’nın adı bu devasa yapıya layık görülmüştür.

Neo Klasik Alman Mimarisi özelliklerini taşıyan yapıyı elbette bir Japon değil Alman şirketi tarafından yapmıştır. Alman mimarlar ile birlikte İtalyan taş ustalarının da emeği vardır yapıda.İstanbul’un önemli simgelerinden olan Haydarpaşa Garı önünde, 1850 İngiliz yapımı bir buharlı lokomotif sergilenmekte. Doğu hatlarında çalışan bu lokomotif 1950 yılında yani 100 yaşında emekliye ayrıldıktan sonra iyi bir restorasyon geçirdikten sonra 1980 yılı itibariyle Haydarpaşa Garı önünde sergilenmektedir.

1.Dünya savaşı sırasında 1917 yılında Osmanlı’nın cephanelerini saklayan depolara yapılan sabotaj sonucu büyük bölümü hasar gören yapı onarılmış ve bugünkü halini yeniden almıştır. Haydarpaşa Garının talihsizliği burada bitmeyecek ve gara yakın bir mevkide denizde çarpışan biri akaryakıt yüklü iki geminin hararetli yangınından bina yüzeyindeki kurşun vitraylar etkilenecek ve Haydarpaşa Garı bir kez daha onarım görecektir.

Zaman içerisinde kuleleri ve bina genel olarak restore edilmiş ve onarımlar görerek günümüze gelmiş olup 2010 yılında çatısında çıkan yangın sebebiyle 4. katı kullanılamaz hale gelirken çatısı da neredeyse tamamen yanmıştır.

Haydarpaşa Garı

Haydarpaşa Garının ihtişamı ve denize açılan kapısından çıktığında gördüğü manzara ile “Taşı Toprağı Altın” dedikleri İstanbul’a hayranlıklar bakar.

Pek çok filmde benzer senaryolarla karşılaşırken, birçok film ve video klip için de ev sahipliği yapan Haydarpaşa Garı 1906 yılında yapılmaya başlandığında Osmanlı İmparatorluğunun tahtında 2. Abdülhamit oturuyordu.

1908 yılında yapımı tamamlanan ve İstanbul’un Anadolu’ya, Hicaz Demir yoluna açılan kapısı Haydarpaşa Garıdır. Selimiye kışlasının yapımında fazlaca emekleri bulunan 3.Selim’in paşalarından olan Haydar Paşa’nın adı bu devasa yapıya layık görülmüştür.

Neo Klasik Alman Mimarisi özelliklerini taşıyan yapıyı elbette bir Japon değil Alman şirketi tarafından yapmıştır. Alman mimarlar ile birlikte İtalyan taş ustalarının da emeği vardır yapıda.İstanbul’un önemli simgelerinden olan Haydarpaşa Garı önünde, 1850 İngiliz yapımı bir buharlı lokomotif sergilenmekte. Doğu hatlarında çalışan bu lokomotif 1950 yılında yani 100 yaşında emekliye ayrıldıktan sonra iyi bir restorasyon geçirdikten sonra 1980 yılı itibariyle Haydarpaşa Garı önünde sergilenmektedir.

1.Dünya savaşı sırasında 1917 yılında Osmanlı’nın cephanelerini saklayan depolara yapılan sabotaj sonucu büyük bölümü hasar gören yapı onarılmış ve bugünkü halini yeniden almıştır. Haydarpaşa Garının talihsizliği burada bitmeyecek ve gara yakın bir mevkide denizde çarpışan biri akaryakıt yüklü iki geminin hararetli yangınından bina yüzeyindeki kurşun vitraylar etkilenecek ve Haydarpaşa Garı bir kez daha onarım görecektir.

Zaman içerisinde kuleleri ve bina genel olarak restore edilmiş ve onarımlar görerek günümüze gelmiş olup 2010 yılında çatısında çıkan yangın sebebiyle 4. katı kullanılamaz hale gelirken çatısı da neredeyse tamamen yanmıştır.

İstanbul Oyuncak Müzesi

Yazar ve Şair Sunay Akın tarafından düşlenen, tasarlanan ve uygulamaya geçirilen Türkiye’nin ilk ve Tek Oyuncak müzesi İstanbul Oyuncak Müzesi‘dir.

Sahip olduğu oyuncak koleksiyonuna, gezdiği ülkelerden ve dostlarından topladığı oyuncakları da ekleyerek İstanbul Oyuncak Müzesini kuran Sunay Akın, müze tesisi için ailesine ait olan Göztepe’deki konağı kullanmış.

Koleksiyonu dışındaki satın aldığı tüm oyuncakları tv programları, kitapları ve tek kişilik gösterilerinden elde ettiği paralarla satın almış.Oyuncaklar içerisinde metal, kumaş, tahta, mekanik olmak üzere yaklaşık 4000 parça oyuncak sergilenmekte olup bazı oyuncakların yaşları oldukça fazla.

Dolayısıyla bu müzede günümüz çocukluğu yanı sıra, kendinizin, baba ve hatta dedelerinizin bile çocukluğuna rastlayacaksınız. Konak’ta her oda farklı bir konu ve tarihi hadiseler yanı sıra kategorilere ayrılarak düzenlenmiş.Hepimizin çocukluğundan hatıralar, geçmiş anılar, arkadaşlar ve bize oyuncak hediye eden amca ve nineleri anma fırsatı bulacaksınız.Her zaman güldüren oyuncaklar zaman zaman gözlerinizi dolduracak anıları tazelerken.

İstanbul Oyuncak Müzesi, aynı zamanda çeşitli etkinliklere de ev sahipliği yapıyor.

Çocuk tiyatroları, Atölyeler, Sergiler, Doğum günü partileri gibi bir çok etkinliğe İstanbul Oyuncak Müzesi’nde ulaşmanız mümkün.

İstanbul Oyuncak Müzesi

Yazar ve Şair Sunay Akın tarafından düşlenen, tasarlanan ve uygulamaya geçirilen Türkiye’nin ilk ve Tek Oyuncak müzesi İstanbul Oyuncak Müzesi‘dir.

Sahip olduğu oyuncak koleksiyonuna, gezdiği ülkelerden ve dostlarından topladığı oyuncakları da ekleyerek İstanbul Oyuncak Müzesini kuran Sunay Akın, müze tesisi için ailesine ait olan Göztepe’deki konağı kullanmış.

Koleksiyonu dışındaki satın aldığı tüm oyuncakları tv programları, kitapları ve tek kişilik gösterilerinden elde ettiği paralarla satın almış.Oyuncaklar içerisinde metal, kumaş, tahta, mekanik olmak üzere yaklaşık 4000 parça oyuncak sergilenmekte olup bazı oyuncakların yaşları oldukça fazla.

Dolayısıyla bu müzede günümüz çocukluğu yanı sıra, kendinizin, baba ve hatta dedelerinizin bile çocukluğuna rastlayacaksınız. Konak’ta her oda farklı bir konu ve tarihi hadiseler yanı sıra kategorilere ayrılarak düzenlenmiş.Hepimizin çocukluğundan hatıralar, geçmiş anılar, arkadaşlar ve bize oyuncak hediye eden amca ve nineleri anma fırsatı bulacaksınız.Her zaman güldüren oyuncaklar zaman zaman gözlerinizi dolduracak anıları tazelerken.

İstanbul Oyuncak Müzesi, aynı zamanda çeşitli etkinliklere de ev sahipliği yapıyor.

Çocuk tiyatroları, Atölyeler, Sergiler, Doğum günü partileri gibi bir çok etkinliğe İstanbul Oyuncak Müzesi’nde ulaşmanız mümkün.

Dolmabahçe Sarayı

Dünya’nın en güzel manzaralı saraylarının bulunduğu İstanbul’un, denize sıfır konumdaki Dolmabahçe Sarayı bugün hala eski ihtişamı ile boğazdan geçen gemileri selamlamaktadır.

Kara tarafındaki bulvarı ve ihtişamlı kapısı ,deniz tarafında ise muhteşem manzarası olan Dolmabahçe Sarayı’nın yapımı, ihtişamı ile dillere destan Topkapı Sarayı’nın bile pabucu dama atmıştır dönem itibariyle.

Bundan 400 yıl öncesinde Osmanlı Kaptan-ı Deryasının gemilerini demirlediği, geleneksel denizcilik törenlerinin yapıldığı Boğaziçi’nin bu güzel büyük koyu zamanla bataklık olacak, Padişahların eğlendiği bir hasbahçeye dönüştürülmek için doldurulacak ve sonrasında üzerine inşa edilen konaklar, kasırlar ve saray uzun yıllar Beşiktaş Sahil Sarayı olarak anılacaktı.

Sonraları Dolmabahçe Sarayı adını alacak olan bu eşsiz eser, Dünya’nın gördüğü en büyük liderlerden biri olan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün son nefesini verdiği saray olarak bir başka tarihe tanıklık edecekti.

Sultan Abdülmecid tarafından yaptırılan Dolmabahçe Sarayın inşaatı, Haziran 1843 tarihinde başlarken çevre duvarlarının tamamlanması ile birlikte 7 Haziran 1856 tarihinde kullanıma açılmıştır.

Batılılaşma sürecinde inşa edilen sarayda, Fransız Baroku, Alman Rokokosu, İngiliz Neo Klasizmi, İtalyan Rönesansı karışık bir şekilde uygulanmıştır. Bu sayede Mimari özellikleri açısından belirli bir tarzın sembolü olamamıştır.

Sahil kıyısında 3 katlı, kara tarafında ise 4 katlı bir yapıya bürünen sarayın Sahil Şeridi 600 metrelik uzunluktadır.

285 odası ve 43 salonu bulunan sarayda, Tören ve Balolar için bir büyük salon bulunur, 56 sütunlu kabul salonu 750 ışıkla aydınlanan, İngiliz yapımı 4,5 tonluk muazzam kristal avizesi ile mükemmel bir ihtişama sahiptir.

Dolmabahçe Sarayının ana yapısı; Mabeyn-i Hümayun (Selamlık), Muayede Salonu (Tören Salonu) ve Harem-i Hümayun adlarını taşıyan üç bölümden oluşur. Adlarından da anlaşıldığı gibi Mabeyn-i Hümayun, Devletin yönetildiği merkez olarak kullanılan bölümdür.

Harem-i Hümayun’da padişah ve ailesinin özel yaşam alanı bulunurken, Muayede Salonunda bayramlaşmalar, misafir devlet başkanları ve önemli şahsiyetlerin ağırlanması için kullanılıyordu.

Dolmabahçe Sarayında, mekan düzeni, oda ve salon ilişkileri açısından, geleneksel “Türk Evi” plan tipinin çok büyük boyutlarda uygulandığı bir yapıdır. Beden duvarları taştan, iç duvarlar tuğladan, döşemeleri ahşaptan yapılmıştır.

Çağın teknolojisine de ayak uyduran Dolmabahçe Saray’ına, 1910-1912 yıllarında elektrik ve kalorifer sistemi eklenmiştir.

6 padişah ve son Osmanlı Halifesi Abdülmecid’e ev sahipliği yapan Dolmabahçe Sarayı. 1927- 1949 yılları arasında Saray, Cumhurbaşkanlığı olarak kullanılmıştır.

Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk, 1927-1938 yılları arasında İstanbul’daki çalışmalarında Dolmabahçe Sarayı’nı kullanmış ve 10 Kasım 1938’de Saat 09.05’te 71 nolu odada vefat etmiştir.

1926-1984 yılları arasında protokol ve ziyarete kısmen açık olan Saray, 1984 yılından itibaren “Müze-Saray” olarak ziyarete açılmıştır.

3 Kıtaya Hükmeden Osmanlı İmparatorluğuna ve Türkiye Cumhuriyeti’ne ev sahipliği yapan bu eşsiz eserin görmek Türk Kültürü ve mirası açısından çok güzel bir deneyim olacaktır.

Dolmabahçe Sarayı

Dünya’nın en güzel manzaralı saraylarının bulunduğu İstanbul’un, denize sıfır konumdaki Dolmabahçe Sarayı bugün hala eski ihtişamı ile boğazdan geçen gemileri selamlamaktadır.

Kara tarafındaki bulvarı ve ihtişamlı kapısı ,deniz tarafında ise muhteşem manzarası olan Dolmabahçe Sarayı’nın yapımı, ihtişamı ile dillere destan Topkapı Sarayı’nın bile pabucu dama atmıştır dönem itibariyle.

Bundan 400 yıl öncesinde Osmanlı Kaptan-ı Deryasının gemilerini demirlediği, geleneksel denizcilik törenlerinin yapıldığı Boğaziçi’nin bu güzel büyük koyu zamanla bataklık olacak, Padişahların eğlendiği bir hasbahçeye dönüştürülmek için doldurulacak ve sonrasında üzerine inşa edilen konaklar, kasırlar ve saray uzun yıllar Beşiktaş Sahil Sarayı olarak anılacaktı.

Sonraları Dolmabahçe Sarayı adını alacak olan bu eşsiz eser, Dünya’nın gördüğü en büyük liderlerden biri olan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün son nefesini verdiği saray olarak bir başka tarihe tanıklık edecekti.

Sultan Abdülmecid tarafından yaptırılan Dolmabahçe Sarayın inşaatı, Haziran 1843 tarihinde başlarken çevre duvarlarının tamamlanması ile birlikte 7 Haziran 1856 tarihinde kullanıma açılmıştır.

Batılılaşma sürecinde inşa edilen sarayda, Fransız Baroku, Alman Rokokosu, İngiliz Neo Klasizmi, İtalyan Rönesansı karışık bir şekilde uygulanmıştır. Bu sayede Mimari özellikleri açısından belirli bir tarzın sembolü olamamıştır.

Sahil kıyısında 3 katlı, kara tarafında ise 4 katlı bir yapıya bürünen sarayın Sahil Şeridi 600 metrelik uzunluktadır.

285 odası ve 43 salonu bulunan sarayda, Tören ve Balolar için bir büyük salon bulunur, 56 sütunlu kabul salonu 750 ışıkla aydınlanan, İngiliz yapımı 4,5 tonluk muazzam kristal avizesi ile mükemmel bir ihtişama sahiptir.

Dolmabahçe Sarayının ana yapısı; Mabeyn-i Hümayun (Selamlık), Muayede Salonu (Tören Salonu) ve Harem-i Hümayun adlarını taşıyan üç bölümden oluşur. Adlarından da anlaşıldığı gibi Mabeyn-i Hümayun, Devletin yönetildiği merkez olarak kullanılan bölümdür.

Harem-i Hümayun’da padişah ve ailesinin özel yaşam alanı bulunurken, Muayede Salonunda bayramlaşmalar, misafir devlet başkanları ve önemli şahsiyetlerin ağırlanması için kullanılıyordu.

Dolmabahçe Sarayında, mekan düzeni, oda ve salon ilişkileri açısından, geleneksel “Türk Evi” plan tipinin çok büyük boyutlarda uygulandığı bir yapıdır. Beden duvarları taştan, iç duvarlar tuğladan, döşemeleri ahşaptan yapılmıştır.

Çağın teknolojisine de ayak uyduran Dolmabahçe Saray’ına, 1910-1912 yıllarında elektrik ve kalorifer sistemi eklenmiştir.

6 padişah ve son Osmanlı Halifesi Abdülmecid’e ev sahipliği yapan Dolmabahçe Sarayı. 1927- 1949 yılları arasında Saray, Cumhurbaşkanlığı olarak kullanılmıştır.

Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk, 1927-1938 yılları arasında İstanbul’daki çalışmalarında Dolmabahçe Sarayı’nı kullanmış ve 10 Kasım 1938’de Saat 09.05’te 71 nolu odada vefat etmiştir.

1926-1984 yılları arasında protokol ve ziyarete kısmen açık olan Saray, 1984 yılından itibaren “Müze-Saray” olarak ziyarete açılmıştır.

3 Kıtaya Hükmeden Osmanlı İmparatorluğuna ve Türkiye Cumhuriyeti’ne ev sahipliği yapan bu eşsiz eserin görmek Türk Kültürü ve mirası açısından çok güzel bir deneyim olacaktır.

Yedikule Zindanları

2. Teodosios 413-439 yılları arasında bugünkü Yedi Kule Zindanlarını yaptırdığında ne 7 kulesi vardı ne de zindan olarak kullanılıyordu.

Bizans’a gelen önemli misafirlerin ihtişamlı bir şekilde karşılanması ve konuk edilmesi için yaptırılan Yedi Kule Zindanlarına ilk kuleler, 2. Teodosios’un oğlu tarafından dört kule, gözlem kulesi amacıyla yaptırılmıştır.

İstanbul’un fethinden sonra çağı değiştiren Fatih Sultan Mehmed, yedi kule zindanlarını da değiştirip 3 kule daha eklettiği ve kulelerini surlarla birleştirirken bugünkü adına sebep olan 7 kule tamamlanmış oldu. Bu kulelerin de isimleri vardı.

Yedi Kule Zindanları; Genç Osman, Cephanelik, 3.Ahmet, Hazine, Zindan, Top ve Bayrak kulesi olmak üzere adlandırılırken, bazı kaynaklarda Güney Pylon Kulesi, Kuzey Pylon Kulesi, Kitabeler Kulesi olarak üç farklı kule ismine de rastlanmaktadır.

Bu dönemlerde yedi kule zindanları devletin hazinesinin saklandığı yer olarak kullanılıyordu.

Daha sonraları hapishane olarak kullanılmaya başlanırken ünlü mahkumların hapishanesi olarak biliniyordu. En ünlü mahkumu ise genç yaşta tahta çıkan ve Yedi Kule Zindanlarında yeniçeriler tarafından hunharca öldürülen Genç Osman, namı diğer 2. Osmandır.

Yedi Kule Zindanlarında misafir edilen diğer ünlü mahkumlar ise; Trabzon Rum İmparatoru David Kommenos ve oğulları, son Abbasi Halifesi 4. Mütevekkil ve Kırım Hanı Mehmet Giray’dır.

Son yıllarda özel bir şirkete kiralanan Yedi Kule Zindanlarında bir dönem konserler ve etkinlikler de düzenlenmiş olup şu an Müze olarak ziyaret edilebilmektedir.

Yedikule Zindanları

2. Teodosios 413-439 yılları arasında bugünkü Yedi Kule Zindanlarını yaptırdığında ne 7 kulesi vardı ne de zindan olarak kullanılıyordu.

Bizans’a gelen önemli misafirlerin ihtişamlı bir şekilde karşılanması ve konuk edilmesi için yaptırılan Yedi Kule Zindanlarına ilk kuleler, 2. Teodosios’un oğlu tarafından dört kule, gözlem kulesi amacıyla yaptırılmıştır.

İstanbul’un fethinden sonra çağı değiştiren Fatih Sultan Mehmed, yedi kule zindanlarını da değiştirip 3 kule daha eklettiği ve kulelerini surlarla birleştirirken bugünkü adına sebep olan 7 kule tamamlanmış oldu. Bu kulelerin de isimleri vardı.

Yedi Kule Zindanları; Genç Osman, Cephanelik, 3.Ahmet, Hazine, Zindan, Top ve Bayrak kulesi olmak üzere adlandırılırken, bazı kaynaklarda Güney Pylon Kulesi, Kuzey Pylon Kulesi, Kitabeler Kulesi olarak üç farklı kule ismine de rastlanmaktadır.

Bu dönemlerde yedi kule zindanları devletin hazinesinin saklandığı yer olarak kullanılıyordu.

Daha sonraları hapishane olarak kullanılmaya başlanırken ünlü mahkumların hapishanesi olarak biliniyordu. En ünlü mahkumu ise genç yaşta tahta çıkan ve Yedi Kule Zindanlarında yeniçeriler tarafından hunharca öldürülen Genç Osman, namı diğer 2. Osmandır.

Yedi Kule Zindanlarında misafir edilen diğer ünlü mahkumlar ise; Trabzon Rum İmparatoru David Kommenos ve oğulları, son Abbasi Halifesi 4. Mütevekkil ve Kırım Hanı Mehmet Giray’dır.

Son yıllarda özel bir şirkete kiralanan Yedi Kule Zindanlarında bir dönem konserler ve etkinlikler de düzenlenmiş olup şu an Müze olarak ziyaret edilebilmektedir.

Rahmi Koç Müzesi

Rahmi Koç, Müzenin resmi sitesinde yaptığı açıklamada; Rahmetli Vehbi Koç’un Almanya’dan getirdiği ilk elektrikli trenin bu müze için ilk tuğla olduğundan bahsederken, yıllardır ailesinin işleri ve sektörün içerisinde olması nedeniyle bir çok mekanik parçayı biriktirme şansı olduğunu ve diğer koleksiyonlarının da bunlara eklenmesiyle depolayacak yer bulamaması sayesinde bu eşsiz koleksiyonu halka açma fikrinin doğduğundan bahsediyor.

Rahmi M. Koç müzesi genel anlamda Lengerhane, Tersane ve Açık hava sergi alanı olmak üzere 3 ayrı alandan oluşmuş ve bu alanlar koleksiyonun sergilenmesinde yeterli olamamasının  doğurduğu ihtiyaç doğrultusunda satın alınarak müzeye kazandırılmış.

İlk olarak üniversite yıllarında ziyaret ettiğim Rahmi M. Koç Müzesine o gün de hayran olmuş ve neredeyse her parçanın önünde dakikalarca kalmıştım.

En çok zamanımı da günlük hayatta evimizde kullandığımız neredeyse tüm ev aletleri ve hatta bir arabanın da nasıl çalıştığını anlatan gerçek makinelerin önünde harcamıştım.

Ciddi anlamda çok büyük bir müze. Sanayi, Denizaltı, Vapur, Açık Hava müzesi gibi bir çok bölümden oluşan müzede iyi bir gezinti isterseniz kocaman bir günü Rahmi M. Koç müzesinde geçirirseniz asla pişman olmazsınız.

Rahmi Koç Müzesi

Rahmi Koç, Müzenin resmi sitesinde yaptığı açıklamada; Rahmetli Vehbi Koç’un Almanya’dan getirdiği ilk elektrikli trenin bu müze için ilk tuğla olduğundan bahsederken, yıllardır ailesinin işleri ve sektörün içerisinde olması nedeniyle bir çok mekanik parçayı biriktirme şansı olduğunu ve diğer koleksiyonlarının da bunlara eklenmesiyle depolayacak yer bulamaması sayesinde bu eşsiz koleksiyonu halka açma fikrinin doğduğundan bahsediyor.

Rahmi M. Koç müzesi genel anlamda Lengerhane, Tersane ve Açık hava sergi alanı olmak üzere 3 ayrı alandan oluşmuş ve bu alanlar koleksiyonun sergilenmesinde yeterli olamamasının doğurduğu ihtiyaç doğrultusunda satın alınarak müzeye kazandırılmış.

İlk olarak üniversite yıllarında ziyaret ettiğim Rahmi M. Koç Müzesine o gün de hayran olmuş ve neredeyse her parçanın önünde dakikalarca kalmıştım.

En çok zamanımı da günlük hayatta evimizde kullandığımız neredeyse tüm ev aletleri ve hatta bir arabanın da nasıl çalıştığını anlatan gerçek makinelerin önünde harcamıştım.

Ciddi anlamda çok büyük bir müze. Sanayi, Denizaltı, Vapur, Açık Hava müzesi gibi bir çok bölümden oluşan müzede iyi bir gezinti isterseniz kocaman bir günü Rahmi M. Koç müzesinde geçirirseniz asla pişman olmazsınız.

İstanbul Arkeoloji Müzesi

Türkiye’nin ve İstanbul’un en eski müzesi olma unvanını taşıyan İstanbul Arkeoloji Müzeleri Osmanlı Devleti tarafından Türkiye Cumhuriyetine miras kalan, dünyaca ünlü çok önemli bir kurum olan Müze-i Hümayun’un günümüzdeki devamıdır.

Bir milyondan fazla Eski eserlerin ve kalıntıların sergilendiği müze eskilerin aksine önemli bir şekilde çok modern bir düşünce ile Dünya’da Müze olarak inşa edilen ender yapılardandır.

İstanbul Arkeoloji Müzeleri olarak çoğul bir isimle anılma sebebi ise bir arada bulunan Çinili Köşk, Arkeoloji Müzesi, Eski Şark (Doğu ) Eserleri olmak üzere 3 ayrı köşkteki müzeleri aynı çatı altında toplamasından kaynaklanır.

1869 yılında kurulan Müze-i Hümayun, 13 Haziran 1891 yılında İstanbul Arkeoloji Müzeleri olarak resmen açılmıştır. Osmanlı döneminde Galatasaray Lisesi (Mektep-i Sultaniye) öğretmenlerinden Edward Goold ilk müze müdürü olarak kayıtlara geçtiyse de İstanbul Arkeoloji Müzeleri, Sadrazam Edhem Paşa’nın oğlu Osman Hamdi Bey’in müze müdürü oluşuyla Dünya sahnesinde ve Türk müzeciliğinde önemli işler yaparak derin izler bırakmıştır.

Nemrud Dağı, Myrina, Kyme ve diğer Aiolia Nekropolleri’nde ve Lagina Hekate Tapınağı’nda kazılar yapmış ve burada elde edilen eserlerin müzede toplanmasını sağlamıştır.

1887-1888 yıllarında günümüzdeki Lübnan’da bulunan Sayda’da yaptığı kazılar sonucunda Krallar Nekropolü’ne ulaşmış ve dünyaca ünlü İskender Lahdi başta olmak üzere pek çok lahit’i Türk Müzeciliğine kazandırmıştır.

İstanbul Arkeoloji Müzeleri kompleksinde; Hammurabi Kanunları, tarihteki ilk Aşk Şiiri, tarihteki ilk barış antlaşma Kadeş Antlaşması, Mısır’daki mezar buluntuları ve İskender Başı Heykeli gibi dünyaca ünlü eserler sergilenmektedir.

İstanbul’daki Neo-Klasik mimarinin en güzel ve görkemli örneklerinden olan Arkeoloji Müzesi, ihtişamı ile son derece dikkat çekici bir mimariye sahiptir. Uzun cephede geniş merdivenlerle ulaşılan iki girişi, dörder sütun ve alınlıklarla bir tapınak görünümündedir.

Alınlıkta Müzeyi yaptıran padişah 2.Abdülhamid’in mührü yer almaktadır.

Müze kompleksi içinde bulunan Çinili Köşk’te; 11.- 20.yüzyıl başlarının tarihini taşıyan Selçuklu ve Osmanlı dönemlerine ait yaklaşık 2000 çini eserleri bulunmaktadır. Çinili köşkün odalarında Kütahya, Çanakkale, İznik olmak üzere çeşitli yerlerde yapılan çinilerin yapıldıkları yere göre ayrı sergilenmektedir.

Eski Şark (Doğu) Eserleri Köşkünde ise; Anadolu ve Mezopotamya’nın Yunan öncesi, Mısır ve Arap Yarımadası’nın İslam öncesi çağlarına ait eserlerinden oluşur. Bu eserlerin bir çoğu 19. yüzyıl sonunda başlayıp, I. Dünya Savaşı’na kadar süren arkeolojik kazılarda ortaya çıkarılmış ve bu ülkelerde o dönemde hüküm süren Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti olan İstanbul’a getirilmiştir. Bu bölümdeki eserler de bulundukları bölgeler ve kronolojik sıralarına göre bir arada sergilenmektedir.

İstanbul Sultanahmet semtinde, Gülhane Parkı’ndan Topkapı Sarayı’na çıkan Osman Hamdi Bey yokuşunda yer alan İstanbul Arkeoloji Müzeleri, 1993 yılında Avrupa’da Yılın Müzesi seçilerek “Avrupa Konseyi Müze Ödülü”nü almıştır.

İstanbul Arkeoloji Müzesi

Türkiye’nin ve İstanbul’un en eski müzesi olma unvanını taşıyan İstanbul Arkeoloji Müzeleri Osmanlı Devleti tarafından Türkiye Cumhuriyetine miras kalan, dünyaca ünlü çok önemli bir kurum olan Müze-i Hümayun’un günümüzdeki devamıdır.

Bir milyondan fazla Eski eserlerin ve kalıntıların sergilendiği müze eskilerin aksine önemli bir şekilde çok modern bir düşünce ile Dünya’da Müze olarak inşa edilen ender yapılardandır.

İstanbul Arkeoloji Müzeleri olarak çoğul bir isimle anılma sebebi ise bir arada bulunan Çinili Köşk, Arkeoloji Müzesi, Eski Şark (Doğu ) Eserleri olmak üzere 3 ayrı köşkteki müzeleri aynı çatı altında toplamasından kaynaklanır.

1869 yılında kurulan Müze-i Hümayun, 13 Haziran 1891 yılında İstanbul Arkeoloji Müzeleri olarak resmen açılmıştır. Osmanlı döneminde Galatasaray Lisesi (Mektep-i Sultaniye) öğretmenlerinden Edward Goold ilk müze müdürü olarak kayıtlara geçtiyse de İstanbul Arkeoloji Müzeleri, Sadrazam Edhem Paşa’nın oğlu Osman Hamdi Bey’in müze müdürü oluşuyla Dünya sahnesinde ve Türk müzeciliğinde önemli işler yaparak derin izler bırakmıştır.

Nemrud Dağı, Myrina, Kyme ve diğer Aiolia Nekropolleri’nde ve Lagina Hekate Tapınağı’nda kazılar yapmış ve burada elde edilen eserlerin müzede toplanmasını sağlamıştır.

1887-1888 yıllarında günümüzdeki Lübnan’da bulunan Sayda’da yaptığı kazılar sonucunda Krallar Nekropolü’ne ulaşmış ve dünyaca ünlü İskender Lahdi başta olmak üzere pek çok lahit’i Türk Müzeciliğine kazandırmıştır.

İstanbul Arkeoloji Müzeleri kompleksinde; Hammurabi Kanunları, tarihteki ilk Aşk Şiiri, tarihteki ilk barış antlaşma Kadeş Antlaşması, Mısır’daki mezar buluntuları ve İskender Başı Heykeli gibi dünyaca ünlü eserler sergilenmektedir.

İstanbul’daki Neo-Klasik mimarinin en güzel ve görkemli örneklerinden olan Arkeoloji Müzesi, ihtişamı ile son derece dikkat çekici bir mimariye sahiptir. Uzun cephede geniş merdivenlerle ulaşılan iki girişi, dörder sütun ve alınlıklarla bir tapınak görünümündedir.

Alınlıkta Müzeyi yaptıran padişah 2.Abdülhamid’in mührü yer almaktadır.

Müze kompleksi içinde bulunan Çinili Köşk’te; 11.- 20.yüzyıl başlarının tarihini taşıyan Selçuklu ve Osmanlı dönemlerine ait yaklaşık 2000 çini eserleri bulunmaktadır. Çinili köşkün odalarında Kütahya, Çanakkale, İznik olmak üzere çeşitli yerlerde yapılan çinilerin yapıldıkları yere göre ayrı sergilenmektedir.

Eski Şark (Doğu) Eserleri Köşkünde ise; Anadolu ve Mezopotamya’nın Yunan öncesi, Mısır ve Arap Yarımadası’nın İslam öncesi çağlarına ait eserlerinden oluşur. Bu eserlerin bir çoğu 19. yüzyıl sonunda başlayıp, I. Dünya Savaşı’na kadar süren arkeolojik kazılarda ortaya çıkarılmış ve bu ülkelerde o dönemde hüküm süren Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti olan İstanbul’a getirilmiştir. Bu bölümdeki eserler de bulundukları bölgeler ve kronolojik sıralarına göre bir arada sergilenmektedir.

İstanbul Sultanahmet semtinde, Gülhane Parkı’ndan Topkapı Sarayı’na çıkan Osman Hamdi Bey yokuşunda yer alan İstanbul Arkeoloji Müzeleri, 1993 yılında Avrupa’da Yılın Müzesi seçilerek “Avrupa Konseyi Müze Ödülü”nü almıştır.

Topkapı Sarayı

Kadıköy’den vapura binince hemen karşınızda tüm ihtişamı ile Eminönü’ye gidene kadar size eşlik eden  Topkapı Sarayı, İstanbul’un fethi sonrasında Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’a ve Osmanlı Devletine kattığı nadide eserlerdendir. Zamanla büyümüş ve gereksinimlere göre eklemeler de yapılmıştır.

1460-1478 yılları arasında yapılan Topkapı Sarayı, Padişahların, Sultanların evi, devletin yönetim ve eğitim merkezidir. Şehzadeler burada eğitilir, Devlet de buradan yönetilirdi.

Fatih Sultan Mehmed, “Yeni Saray” anlamına gelen Saray-ı Cedid adını vermişti bugünkü Topkapı Sarayına. Ancak, daha sonraları Sultan 1.Mahmud tarafından bizans surları yakınlarına yaptırılan ve önünde bulunan selam topları sebebiyle Topkapusu adındaki bu sahil sarayı bir yangınla tamamen kül olunca Saray-ı Cedid denilen Saray, Topkapı Sarayı adını almıştır.

Saray Planı, Fatih’in babası 2.Murad’ın Tunca Nehri kıyısında yaptırdığı bugün sadece kalıntıları bulunan, Edirne Sarayından ilham alındığı ve aynı ihtişam ve büyüklüğün Topkapı Sarayına örnek olmuştur.

Saray içerisinde Harem, Avlular, Bahçeler, Köşkler, Saray çalışanlarına ve Devlet idaresinde ayrılan bölümlerden oluşmuştur.

Bugün ziyaret etmek istediğinizde Topkapı Sarayında Harem ayrı bir bölüm ve ücrete tabi olmakla birlikte, 4 Avlu ve Bab-ı Hümayundan oluşur.

Bu bölümlerde Kutsal Emanetler, Padişah Silahları, Padişah Kıyafetleri, Saray Hazinesi, Mutfak Malzemeleri, Saraya hediye gelen yabancı devlet nişanları ve hediyeler ve Harem dairesi olarak sergilenmektedir.

Silahlar bölümünde, Fatih Sultan Mehmed, II. Bayezid, Yavuz Sultan Selim, Kanuni Sultan Süleyman, II. Selim, III. Mehmed, I. Ahmed gibi birçok Osmanlı Padişahına, sadrazam, paşa, silahtarağa gibi üst düzey devlet adamlarına ait silahlar sergilenmektedir.

Alemlerin efendisi Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Hırka-i Saadeti, Sakal-ı Şerifi, Uhud savaşında kırılan dişinin muhafazası, Ayak izi, Ok ve Yayı  sergilenmektedir.

Bunlara ilave zamanla peyderpey Osmanlıya gönderilen kutsal emanetler içerisinde, Kabe duvarındaki Hacer-ül Esved taşının da muhafazası,  Hz. Musa’nın Asası, Hz. Davud’un kılıcı, Hz. Yusuf’un cübbesi, Hz. Fatmaya ait gömlek, hırka, seccade ve ashab-ı Kiram’a ait kılıçlar sergilenmektedir.

Saray Hazinesi bölümünün kuşkusuz ki yıldızı ve dünyaca ünlü mücevher 86 karat ve çevresinde 49 elmas ile süslü Kaşıkçı Elması’dır. Kaşıkçı elması ile birlikte sergilenenler arasında çeşitli diyarlardan gelen hediyeler, mücevherler, şehzade ve padişahların yaptırdığı Osmanlı İmparatorluğunun şanını ve büyüklüğünü simgeleyen birbirinden değerli Ok ve Yay torbaları, Nişanlar gibi birçok mücevher sergilenmektedir.

Saray’da gezerken dinlenebileceğiniz ve İstanbul’a ve Osmanlı’ya özgü hediyelikler alabileceğiniz mağaza ve cafe yer almaktadır.

Topkapı Sarayı

Kadıköy’den vapura binince hemen karşınızda tüm ihtişamı ile Eminönü’ye gidene kadar size eşlik eden Topkapı Sarayı, İstanbul’un fethi sonrasında Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’a ve Osmanlı Devletine kattığı nadide eserlerdendir. Zamanla büyümüş ve gereksinimlere göre eklemeler de yapılmıştır.

1460-1478 yılları arasında yapılan Topkapı Sarayı, Padişahların, Sultanların evi, devletin yönetim ve eğitim merkezidir. Şehzadeler burada eğitilir, Devlet de buradan yönetilirdi.

Fatih Sultan Mehmed, “Yeni Saray” anlamına gelen Saray-ı Cedid adını vermişti bugünkü Topkapı Sarayına. Ancak, daha sonraları Sultan 1.Mahmud tarafından bizans surları yakınlarına yaptırılan ve önünde bulunan selam topları sebebiyle Topkapusu adındaki bu sahil sarayı bir yangınla tamamen kül olunca Saray-ı Cedid denilen Saray, Topkapı Sarayı adını almıştır.

Saray Planı, Fatih’in babası 2.Murad’ın Tunca Nehri kıyısında yaptırdığı bugün sadece kalıntıları bulunan, Edirne Sarayından ilham alındığı ve aynı ihtişam ve büyüklüğün Topkapı Sarayına örnek olmuştur.

Saray içerisinde Harem, Avlular, Bahçeler, Köşkler, Saray çalışanlarına ve Devlet idaresinde ayrılan bölümlerden oluşmuştur.

Bugün ziyaret etmek istediğinizde Topkapı Sarayında Harem ayrı bir bölüm ve ücrete tabi olmakla birlikte, 4 Avlu ve Bab-ı Hümayundan oluşur.

Bu bölümlerde Kutsal Emanetler, Padişah Silahları, Padişah Kıyafetleri, Saray Hazinesi, Mutfak Malzemeleri, Saraya hediye gelen yabancı devlet nişanları ve hediyeler ve Harem dairesi olarak sergilenmektedir.

Silahlar bölümünde, Fatih Sultan Mehmed, II. Bayezid, Yavuz Sultan Selim, Kanuni Sultan Süleyman, II. Selim, III. Mehmed, I. Ahmed gibi birçok Osmanlı Padişahına, sadrazam, paşa, silahtarağa gibi üst düzey devlet adamlarına ait silahlar sergilenmektedir.

Alemlerin efendisi Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Hırka-i Saadeti, Sakal-ı Şerifi, Uhud savaşında kırılan dişinin muhafazası, Ayak izi, Ok ve Yayı sergilenmektedir.

Bunlara ilave zamanla peyderpey Osmanlıya gönderilen kutsal emanetler içerisinde, Kabe duvarındaki Hacer-ül Esved taşının da muhafazası, Hz. Musa’nın Asası, Hz. Davud’un kılıcı, Hz. Yusuf’un cübbesi, Hz. Fatmaya ait gömlek, hırka, seccade ve ashab-ı Kiram’a ait kılıçlar sergilenmektedir.

Saray Hazinesi bölümünün kuşkusuz ki yıldızı ve dünyaca ünlü mücevher 86 karat ve çevresinde 49 elmas ile süslü Kaşıkçı Elması’dır. Kaşıkçı elması ile birlikte sergilenenler arasında çeşitli diyarlardan gelen hediyeler, mücevherler, şehzade ve padişahların yaptırdığı Osmanlı İmparatorluğunun şanını ve büyüklüğünü simgeleyen birbirinden değerli Ok ve Yay torbaları, Nişanlar gibi birçok mücevher sergilenmektedir.

Saray’da gezerken dinlenebileceğiniz ve İstanbul’a ve Osmanlı’ya özgü hediyelikler alabileceğiniz mağaza ve cafe yer almaktadır.

Selimiye Kışlası

İstanbul Anadolu yakasından İstanbul’un Tarihi Yarımadasına tüm heybetiyle gövde gösterisi yapan Selimiye Kışlası’nın yerinde önceleri Kanuni Sultan Süleyman’ın yaptırdığı bir saray vardı. Sarayın yerine 3. Selim tarafından kurulan düzenli ordu Nizam-ı Cedid askerleri için 1794-1799 yıllarında yaptırılan ahşap kışla ile başlar Selimiye Kışlasının hikayesi.

1807 yılındaki Yeniçeri ayaklanmasıyla yıkılan ahşap kışla günümüze ulaşamazken, Sultan II.Mahmud 1827-1829 yılları arasında kışlanın yerine dönemin ünlü mimar ailesi Baylanlardan Mimar Krikor Balyan’a Kagir (taştan) bir kışla yaptırmıştır. Sultan Abdülmecid döneminde yapılan düzenlemeler ve dört köşesine eklenen yedişer katlı kulelerden sonra  Selimiye Kışlası bugünkü halini almıştır.

1854 Kırım savaşında İngiliz askerlere tahsis edilen kışlada, Modern Hemşireliğin kurucusu Florence Nightingale İngiliz askerlerin tedavisi ile ilgilenmiştir. Florence Nightingale ve arkadaşlarının kaldığı oda  bugün Florence Nightingale Müzesi olarak deniz tarafındaki kuzeybatı kulede bulunmaktadır.

1959 ve 1963 yılları arasında Selimiye Askeri Ortaokulu olarak kullanılan kışla, bugün Türk Silahlı Kuvvetlerine bağlı 1. Ordu Karargahı olarak kullanılmaktadır.

Üniversite yıllarında bir 19 Mayıs günü ziyaret ettiğimizde bizlere subaylar Selimiye Kışlasını ve Florence Nightingale Müzesini de gezdirmişti. Kışla binasının bahçesinde bulunan bayrak direği ise 68 metrelik yüksekliği ile Türkiye’nin En Yüksek Bayrak Direği olma unvanını taşıyor. 20 Temmuz 2005’te hizmete giren bayrak direği 12 Ton ağırlığında ve 15×10 metrelik kocaman bir Türk Bayrağını şerefle taşıyor.

Selimiye Kışlası

İstanbul Anadolu yakasından İstanbul’un Tarihi Yarımadasına tüm heybetiyle gövde gösterisi yapan Selimiye Kışlası’nın yerinde önceleri Kanuni Sultan Süleyman’ın yaptırdığı bir saray vardı. Sarayın yerine 3. Selim tarafından kurulan düzenli ordu Nizam-ı Cedid askerleri için 1794-1799 yıllarında yaptırılan ahşap kışla ile başlar Selimiye Kışlasının hikayesi.

1807 yılındaki Yeniçeri ayaklanmasıyla yıkılan ahşap kışla günümüze ulaşamazken, Sultan II.Mahmud 1827-1829 yılları arasında kışlanın yerine dönemin ünlü mimar ailesi Baylanlardan Mimar Krikor Balyan’a Kagir (taştan) bir kışla yaptırmıştır. Sultan Abdülmecid döneminde yapılan düzenlemeler ve dört köşesine eklenen yedişer katlı kulelerden sonra Selimiye Kışlası bugünkü halini almıştır.

1854 Kırım savaşında İngiliz askerlere tahsis edilen kışlada, Modern Hemşireliğin kurucusu Florence Nightingale İngiliz askerlerin tedavisi ile ilgilenmiştir. Florence Nightingale ve arkadaşlarının kaldığı oda bugün Florence Nightingale Müzesi olarak deniz tarafındaki kuzeybatı kulede bulunmaktadır.

1959 ve 1963 yılları arasında Selimiye Askeri Ortaokulu olarak kullanılan kışla, bugün Türk Silahlı Kuvvetlerine bağlı 1. Ordu Karargahı olarak kullanılmaktadır.

Üniversite yıllarında bir 19 Mayıs günü ziyaret ettiğimizde bizlere subaylar Selimiye Kışlasını ve Florence Nightingale Müzesini de gezdirmişti. Kışla binasının bahçesinde bulunan bayrak direği ise 68 metrelik yüksekliği ile Türkiye’nin En Yüksek Bayrak Direği olma unvanını taşıyor. 20 Temmuz 2005’te hizmete giren bayrak direği 12 Ton ağırlığında ve 15×10 metrelik kocaman bir Türk Bayrağını şerefle taşıyor.

Atatürk Müzesi

1.Dünya Harbi bittikten sonra İstanbul’a gelen Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Pera Palas gibi birkaç geçici ikamette kaldıktan sonra kız kardeşi Makbule Hanım ve annesi Zübeyde Hanım ile birlikte bugün Şişli ilçesi sınırlarındaki Halaskargazi caddesinde bulunan Oseb Kasabyan’a ait olan 3 katlı evi kiraladı. Aralık 1918 ile 16 Mayıs 1919 tarihleri arasında Atatürk’ün kaldığı bu ev milli mücadelenin ve Türkiye Cumhuriyetinin de ilk adımlarının atıldığı, planların yapıldığı önemli bir karargahtı.

İlk katını yaverine veren Atatürk, ikinci kattını da çalıma ve toplantı odası olarak düzenlemiş, en üst katı ise annesi Zübeyde Hanım ile kardeşi Makbule Hanım için uygun görmüştü.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk Samsun’a milli mücadeleyi başlatmak için hareket ettiği 16 Mayıs 1919 gününe kadar bu evde kalmıştır.

28 Mayıs 1928’de İstanbul Belediyesi’nin (Şehremaneti) satın aldığı ev, 15 Haziran 1942’de İstanbul Vali ve Belediye Başkanı Lütfi Kırdar tarafından Atatürk İnkılabı Müzesi adıyla hizmete girmiştir.

Müzenin giriş katında Atatürk’ün doğumu, öğrenim yılları, ilk subaylık yılları, Trablusgarp, Balkan Savaşları (1911–1913), Atatürk büstü, Çanakkale Savaşları, Mondros Mütarekesi ve Osmanlı devletinin durumunu (Ekim 1918) Milli Mücadele hazırlıkları ile ilgili belgeler yer almaktadır.

Müzenin birinci katında Atatürk’ün Samsun’a çıkışı, Amasya Tamimi, Erzurum Kongresi (23 Temmuz–7 Ağustos 1919), Sivas Kongresi’nde giydiği jaketatay, yeleği, 1918 yılında Karlsbad’da satın aldığı ceket, Atatürk’ün 1920’li yıllarda giydiği Skoç takım elbisesi, kalpağı, termosu, rugan çizmesi, mareşal üniforması, potinleri, astragan kalpağı, çamaşırları, mecliste saltanatın kaldırılışı sırasında kullanılan kalemler, not defteri, Nutuk’un 1927’de basılan ilk baskısı , Gazi Mustafa Kemal Paşa adına Ankara’da hazırlanmış nüfus kağıdı, Amerika devlet başkanı Roosevelt’in Atatürk’e hediye ettiği müzik dolabı ile Büyük Taarruz ile ilgili bilgiler bulunmaktadır.

Müzenin ikinci katında; Pisani’nin Yunanlıların İzmir’e çıkışı ile ilgili, Kurtuluş Savaşı’nda yaralılara bakan kadınlar, göçlerle ilgili tabloları, altın kaplama sigara tabakası, Lozan etiketli smokini, frakı, son yıllarında giydiği süveter, plaketler, Atatürk’ün Selanik’te doğduğu evin maketi, yazlık giysileri, K.A markalı ipek gömleği, madalyaları, kahve fincanı, kartvizitleri, Cumhuriyetin ilanından sonra İstanbul’a ilk gelişi olan 9 Temmuz 1927 tarihli belediyede imzaladığı defter, İbrahim Ferit’in, Ressam Emin’in Atatürk portreleri, İbrahim Çallı’nın Atatürk portresi, Zeki Kocamemi’nin Atatürk’ün cenaze merasimi ile ilgili 1939 tarihli tablosu bulunmaktadır.

Atatürk Müzesi

1.Dünya Harbi bittikten sonra İstanbul’a gelen Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Pera Palas gibi birkaç geçici ikamette kaldıktan sonra kız kardeşi Makbule Hanım ve annesi Zübeyde Hanım ile birlikte bugün Şişli ilçesi sınırlarındaki Halaskargazi caddesinde bulunan Oseb Kasabyan’a ait olan 3 katlı evi kiraladı. Aralık 1918 ile 16 Mayıs 1919 tarihleri arasında Atatürk’ün kaldığı bu ev milli mücadelenin ve Türkiye Cumhuriyetinin de ilk adımlarının atıldığı, planların yapıldığı önemli bir karargahtı.

İlk katını yaverine veren Atatürk, ikinci kattını da çalıma ve toplantı odası olarak düzenlemiş, en üst katı ise annesi Zübeyde Hanım ile kardeşi Makbule Hanım için uygun görmüştü.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk Samsun’a milli mücadeleyi başlatmak için hareket ettiği 16 Mayıs 1919 gününe kadar bu evde kalmıştır.

28 Mayıs 1928’de İstanbul Belediyesi’nin (Şehremaneti) satın aldığı ev, 15 Haziran 1942’de İstanbul Vali ve Belediye Başkanı Lütfi Kırdar tarafından Atatürk İnkılabı Müzesi adıyla hizmete girmiştir.

Müzenin giriş katında Atatürk’ün doğumu, öğrenim yılları, ilk subaylık yılları, Trablusgarp, Balkan Savaşları (1911–1913), Atatürk büstü, Çanakkale Savaşları, Mondros Mütarekesi ve Osmanlı devletinin durumunu (Ekim 1918) Milli Mücadele hazırlıkları ile ilgili belgeler yer almaktadır.

Müzenin birinci katında Atatürk’ün Samsun’a çıkışı, Amasya Tamimi, Erzurum Kongresi (23 Temmuz–7 Ağustos 1919), Sivas Kongresi’nde giydiği jaketatay, yeleği, 1918 yılında Karlsbad’da satın aldığı ceket, Atatürk’ün 1920’li yıllarda giydiği Skoç takım elbisesi, kalpağı, termosu, rugan çizmesi, mareşal üniforması, potinleri, astragan kalpağı, çamaşırları, mecliste saltanatın kaldırılışı sırasında kullanılan kalemler, not defteri, Nutuk’un 1927’de basılan ilk baskısı , Gazi Mustafa Kemal Paşa adına Ankara’da hazırlanmış nüfus kağıdı, Amerika devlet başkanı Roosevelt’in Atatürk’e hediye ettiği müzik dolabı ile Büyük Taarruz ile ilgili bilgiler bulunmaktadır.

Müzenin ikinci katında; Pisani’nin Yunanlıların İzmir’e çıkışı ile ilgili, Kurtuluş Savaşı’nda yaralılara bakan kadınlar, göçlerle ilgili tabloları, altın kaplama sigara tabakası, Lozan etiketli smokini, frakı, son yıllarında giydiği süveter, plaketler, Atatürk’ün Selanik’te doğduğu evin maketi, yazlık giysileri, K.A markalı ipek gömleği, madalyaları, kahve fincanı, kartvizitleri, Cumhuriyetin ilanından sonra İstanbul’a ilk gelişi olan 9 Temmuz 1927 tarihli belediyede imzaladığı defter, İbrahim Ferit’in, Ressam Emin’in Atatürk portreleri, İbrahim Çallı’nın Atatürk portresi, Zeki Kocamemi’nin Atatürk’ün cenaze merasimi ile ilgili 1939 tarihli tablosu bulunmaktadır.

Kapalı Çarşı

Dünya’nın En Eski ve En Büyük Kapalı Çarşısı olan Kapalıçarşı Beyazıt, Mercan ve Nuriosmaniye arasında yer alıyor.

İçerisinde 24 Kapı, 5 Cami, 10 kuyu, 7 Çeşme 1 Şadırvan, 1 Mektep 1 Sebil, 4bin kadar dükkan, yaklaşık 66 cadde ve sokak buluyor.

11 Ana kapıdan en bilinenleri Beyazıt, Nuriosmaniye, Mahmutpaşa ve Kuyumcular’dır.

Gün içerisinde en yoğun anlarında yarım milyon kadar insana ev sahipliği yapan Kapalıçarşı’nın temeli 1461 yılında Fatih Sultan Mehmed tarafından yaptırılmaya başlanmıştır ancak asıl büyük bölümleri Kanuni Sultan Süleyman tarafından yaptırılmıştır.

Çarşı içerisindeki dükkanların tamamı aynı genişlikte olacak şekilde oluşturulmuş ve her bölümde ayrı meslek grupları işleyecek şekilde yapılandırılmıştır. Ancak günümüzde çoğunlukla kuyumcular, mücevheratçılar ve turistlerin ilgisini çeken ürünlerin satıldığı dükkanlara yerini bırakmıştır.

Kapalı Çarşı

Dünya’nın En Eski ve En Büyük Kapalı Çarşısı olan Kapalıçarşı Beyazıt, Mercan ve Nuriosmaniye arasında yer alıyor.

İçerisinde 24 Kapı, 5 Cami, 10 kuyu, 7 Çeşme 1 Şadırvan, 1 Mektep 1 Sebil, 4bin kadar dükkan, yaklaşık 66 cadde ve sokak buluyor.

11 Ana kapıdan en bilinenleri Beyazıt, Nuriosmaniye, Mahmutpaşa ve Kuyumcular’dır.

Gün içerisinde en yoğun anlarında yarım milyon kadar insana ev sahipliği yapan Kapalıçarşı’nın temeli 1461 yılında Fatih Sultan Mehmed tarafından yaptırılmaya başlanmıştır ancak asıl büyük bölümleri Kanuni Sultan Süleyman tarafından yaptırılmıştır.

Çarşı içerisindeki dükkanların tamamı aynı genişlikte olacak şekilde oluşturulmuş ve her bölümde ayrı meslek grupları işleyecek şekilde yapılandırılmıştır. Ancak günümüzde çoğunlukla kuyumcular, mücevheratçılar ve turistlerin ilgisini çeken ürünlerin satıldığı dükkanlara yerini bırakmıştır.

Mısır Çarşısı

Mısır Çarşısı, genel olarak şifalı bitki satan aktarları, baharatçıları, kurutulmuş bitkileri, organik besinleri, kuruyemişçileri yanı sıra çeşitli gıda maddeleri ve şarküterileri bulabileceğiniz sağlıklı bir pazar olarak geçmişten günümüze gelmiştir.

 

Bugün de yerli yabancı binlerce turiste ev sahipliği yapan Mısır Çarşısında daha içeri girdiğinizde baharatların ve şifalı bitkilerin kokusu ile sizi bir başka diyara ve sağlıklı bir dünyaya götürecek. İçerideki kokuların bile verdiği güveni hissedebilmek mümkün.

Kapalı Çarşıya benzeyen ancak daha küçük olan Mısır Çarşısı, Osmanlı Devletinde 34 yıl Valide Sultanlık yapan, Kösem Sultan’ın gelini, 4 yaşında Osmanlı Padişahı olan 4. Mehmed’in validesi Turhan Sultan tarafından 1664 yılında yaptırılan Mısır Çarşısı, Eminönü Yeni ile Çiçek Pazarı arasında yer almaktadır.

İki ana giriş kapısı Eminönü ve Sultanhamam yanı sıra Tahtakale, Mercan, Süpürgeciler gibi yan kapıları ile hayata bağlanmaktadır.

Geçmişteki insanlar için normal sayılabilecek doğal ürünleri bugün Mısır Çarşısı gibi ender bulunan Organik Pazarlarda bulup, sağlıklı beslenmeye ve mevcut hastalıklarımızı şifalı bitkiler yardımı ile vücutlarımıza kimyasal zehirleri almadan atmaya çalışıyoruz.

Mısır Çarşısı

Mısır Çarşısı, genel olarak şifalı bitki satan aktarları, baharatçıları, kurutulmuş bitkileri, organik besinleri, kuruyemişçileri yanı sıra çeşitli gıda maddeleri ve şarküterileri bulabileceğiniz sağlıklı bir pazar olarak geçmişten günümüze gelmiştir.



Bugün de yerli yabancı binlerce turiste ev sahipliği yapan Mısır Çarşısında daha içeri girdiğinizde baharatların ve şifalı bitkilerin kokusu ile sizi bir başka diyara ve sağlıklı bir dünyaya götürecek. İçerideki kokuların bile verdiği güveni hissedebilmek mümkün.

Kapalı Çarşıya benzeyen ancak daha küçük olan Mısır Çarşısı, Osmanlı Devletinde 34 yıl Valide Sultanlık yapan, Kösem Sultan’ın gelini, 4 yaşında Osmanlı Padişahı olan 4. Mehmed’in validesi Turhan Sultan tarafından 1664 yılında yaptırılan Mısır Çarşısı, Eminönü Yeni ile Çiçek Pazarı arasında yer almaktadır.

İki ana giriş kapısı Eminönü ve Sultanhamam yanı sıra Tahtakale, Mercan, Süpürgeciler gibi yan kapıları ile hayata bağlanmaktadır.

Geçmişteki insanlar için normal sayılabilecek doğal ürünleri bugün Mısır Çarşısı gibi ender bulunan Organik Pazarlarda bulup, sağlıklı beslenmeye ve mevcut hastalıklarımızı şifalı bitkiler yardımı ile vücutlarımıza kimyasal zehirleri almadan atmaya çalışıyoruz.

Alman Çeşmesi

Sultanahmet Meydanında tramvaydan inip Sultanahmet camisine doğru yürürken meydanın girişinde yer alan Alman Çeşmesi Sultan 1. Ahmet Türbesinin tam karşısında konumlandırılmıştır.

Alman Çeşmesi, Sultanahmet Camii, Ayasofya ve Dikilitaş manzaralı görkemli bir çeşme olarak İstanbul’da simgeleşmiştir.

Alman imparatoru 2. Wilhelm’in İstanbul’u ikinci ziyareti anısına Alman Çeşmesi 1899 yılında yapılmaya başlamıştır. Alman imparatorunun İstanbul’a hediyesi olan bu çeşme parçaları Almanyada üretilmiş ve İstanbul’a parça parça getirilip birleştirilmiş ve 2. Wilhelm’in doğum günü olan 27 Ocak 1901’de görkemli bir törenle açılmıştır.

Alman Çeşmesi’nin planı Mimar Spitta tarafından çizilmiş ve çeşme yapımında, Mimar Schoele başta olmak üzere Carlitzik ve Joseph Antony’nin de aralarında bulunduğu ekip tarafından yapılmıştır.

Alman Çeşmesi neorönesans tarzında yapılmış olup ne osmanlı meydan çeşmeleri ne de Avrupa’nın heykelli çeşmelerine benzemektedir. İçi Altın mozaiklerle donatılan Alman Çeşmesi’nin yeşil soma taşından oluşan kubbesi 8 kolon üzerine oturtulmuş ve kubbe eteklerine 8 madalyon yerleştirilmiştir. Bu madalyonun dördünde 2. Amdülhamid tuğrası ve diğer dördünde ise 2. Wilhelm’in inisiyali olan W ve altına 2 rakamı işlenmiştir.

Alman Çeşmesi

Sultanahmet Meydanında tramvaydan inip Sultanahmet camisine doğru yürürken meydanın girişinde yer alan Alman Çeşmesi Sultan 1. Ahmet Türbesinin tam karşısında konumlandırılmıştır.

Alman Çeşmesi, Sultanahmet Camii, Ayasofya ve Dikilitaş manzaralı görkemli bir çeşme olarak İstanbul’da simgeleşmiştir.

Alman imparatoru 2. Wilhelm’in İstanbul’u ikinci ziyareti anısına Alman Çeşmesi 1899 yılında yapılmaya başlamıştır. Alman imparatorunun İstanbul’a hediyesi olan bu çeşme parçaları Almanyada üretilmiş ve İstanbul’a parça parça getirilip birleştirilmiş ve 2. Wilhelm’in doğum günü olan 27 Ocak 1901’de görkemli bir törenle açılmıştır.

Alman Çeşmesi’nin planı Mimar Spitta tarafından çizilmiş ve çeşme yapımında, Mimar Schoele başta olmak üzere Carlitzik ve Joseph Antony’nin de aralarında bulunduğu ekip tarafından yapılmıştır.

Alman Çeşmesi neorönesans tarzında yapılmış olup ne osmanlı meydan çeşmeleri ne de Avrupa’nın heykelli çeşmelerine benzemektedir. İçi Altın mozaiklerle donatılan Alman Çeşmesi’nin yeşil soma taşından oluşan kubbesi 8 kolon üzerine oturtulmuş ve kubbe eteklerine 8 madalyon yerleştirilmiştir. Bu madalyonun dördünde 2. Amdülhamid tuğrası ve diğer dördünde ise 2. Wilhelm’in inisiyali olan W ve altına 2 rakamı işlenmiştir.

Kadıköy Boğa Heykeli

Kadıköy Altıyol’da bulunan heykel ilk yapıldığında takvimler 1864 yılını gösteriyordu. Fransızlar gücün simgesi olan “Boğa” ile Almanlara mesaj vermek niyetiyle heykeli yapmış ancak, Almanlar savaşta Fransızlara üstün gelince Heykel de Almanya’ya getirilmiş.

Boğa heykelinin Türkiye yolculuğu ise 1.Dünya savaşı yıllarında başlamış. Almanlarla birlikte İngilizler ve Fransızlara karşı savaşan Osmanlı’ya gücün simgesi Boğa Heykeli, 2. Wilhelm tarafından dönemin Başkomutan Vekili Enver Paşa’ya 1917 yılında hediye edilmiştir.

İlk kez dikildiği Kadıköy’den sonra Beylerbeyi Sarayı, Hilton Oteli, Şimdiki Lütfi Kırdar’ın önü derken ilçe olan Kadıköy’e tekrar getirildikten sonra bugünkü yerine dikilmiştir.

Yıllar sonra Fenerahçe’li Futbolcu Serthat Akın attığı her gol sonrasında yaptığı Boğa işareti ile Kadıköy’ün Boğasıyım imajını akıllara yerleştirirken, artık Fenerbahçe maçları öncesinde üzerine bayrak takılan, birlikte fotoğraf çektirilen bir simge haline gelmiştir.

Son zamanlarda Fenerbahçe Sarı Kanarya lakabının yanında Fenerium’larda sattığı T-Shirtlere Boğa simgesini yerleştirmeye başlayarak Fenerbahçe’ye yeniden simgeleştirme yoluna girildi.

Kadıköy Boğa Heykeli

Kadıköy Altıyol’da bulunan heykel ilk yapıldığında takvimler 1864 yılını gösteriyordu. Fransızlar gücün simgesi olan “Boğa” ile Almanlara mesaj vermek niyetiyle heykeli yapmış ancak, Almanlar savaşta Fransızlara üstün gelince Heykel de Almanya’ya getirilmiş.

Boğa heykelinin Türkiye yolculuğu ise 1.Dünya savaşı yıllarında başlamış. Almanlarla birlikte İngilizler ve Fransızlara karşı savaşan Osmanlı’ya gücün simgesi Boğa Heykeli, 2. Wilhelm tarafından dönemin Başkomutan Vekili Enver Paşa’ya 1917 yılında hediye edilmiştir.

İlk kez dikildiği Kadıköy’den sonra Beylerbeyi Sarayı, Hilton Oteli, Şimdiki Lütfi Kırdar’ın önü derken ilçe olan Kadıköy’e tekrar getirildikten sonra bugünkü yerine dikilmiştir.

Yıllar sonra Fenerahçe’li Futbolcu Serthat Akın attığı her gol sonrasında yaptığı Boğa işareti ile Kadıköy’ün Boğasıyım imajını akıllara yerleştirirken, artık Fenerbahçe maçları öncesinde üzerine bayrak takılan, birlikte fotoğraf çektirilen bir simge haline gelmiştir.

Son zamanlarda Fenerbahçe Sarı Kanarya lakabının yanında Fenerium’larda sattığı T-Shirtlere Boğa simgesini yerleştirmeye başlayarak Fenerbahçe’ye yeniden simgeleştirme yoluna girildi.

Aya Yorgi Kilisesi

Aya Yorgi Manastırı, Patrikhane kayıtlarına göre  1751 inşa edilmiştir.  Büyükada’nın en yüksek tepelerinden birine kurulan Aya yorgi, bu tarihte inşa edilmiş olan küçük kilise, şapel ve dua yeri eski kilise olarak bilinir ve iki katlı, kiremit örtülü küçük bir binadır. 

Tepede çan kulesinin arkasındaki kesme taştan yapılmış olan kilise ise yeni Aya Yorgi Kilisesi’dir ve 1905 yılında inşa edilmiş olup, 1909 yılında ibadete açılmıştır.

Kiliseye ulaşmak zorlu bir yokuşun çıkılması neticesinde çok sayıda uzun basamaklartdan geçerek mümkün olur.

Kilisenin en çok göze çarpan motifi, denizden çıkan canavarı mızrağı ile öldüren Saint George ikonasıdır. Çeşitli okült yazılarda ise bu ikonun aslında birçok ruhsal anlam taşıdığına inanılır. Bu ikonları ve kiliseyi kutsal ve önemli kılan bir efsane vardır.

Kapısında yazan bilgiye göre; söz konusu kilise, ikonların ilk saklandığı kilise değil, onun yerine yenilikçi bir papaz tarafından yaptırılan ve zaman içinde restore edilen 2 kilisenin yenisi imiş; yani toplamda 3 kilise söz konusu imiş. Adı geçen ikona ve diğer eşyalar, bugün Aya Yorgi Kilisesi’nde yer almaktadır.

Büyükada’da yer alan Aya Yorgi Kilisesi, Hıristiyanların 2 hac noktalarından biridir. Bu nedenle her yıl 23 Nisan ve 24 Eylül tarihlerinde Hristiyan dinine mensup kişiler Büyükada’ya akın etmektedir.

Bu tarihlerde  Aya Yorgi Kilisesi’ne gelenler gönüllerince dilek diledikten sonra, kiliseden bir adet çan veya anahtar alır. Dilekleri gerçekleşen kişilerin kiliseye geri gelip aldıkları objeyi iade etmesi gerekir.

Bir diğer inanışa göre de Aya Yorgi kilisesine çıkan yol, çalılara bağlanmış ipler, üst üste konmuş taşlar ve tırmanırken yolda açılmış makara makara iplerle doludur. Yaygın inanışa göre bu yolu hiç konuşmadan çıkan ve yoldaki çalılara ip bağlayan kişinin dileği gerçekleşir ve işleri çözülür, yolu bir makara ipi aça aça çıkan kişinin ise kısmeti açılır.

Aya Yorgi Kilisesi

Aya Yorgi Manastırı, Patrikhane kayıtlarına göre 1751 inşa edilmiştir. Büyükada’nın en yüksek tepelerinden birine kurulan Aya yorgi, bu tarihte inşa edilmiş olan küçük kilise, şapel ve dua yeri eski kilise olarak bilinir ve iki katlı, kiremit örtülü küçük bir binadır.

Tepede çan kulesinin arkasındaki kesme taştan yapılmış olan kilise ise yeni Aya Yorgi Kilisesi’dir ve 1905 yılında inşa edilmiş olup, 1909 yılında ibadete açılmıştır.

Kiliseye ulaşmak zorlu bir yokuşun çıkılması neticesinde çok sayıda uzun basamaklartdan geçerek mümkün olur.

Kilisenin en çok göze çarpan motifi, denizden çıkan canavarı mızrağı ile öldüren Saint George ikonasıdır. Çeşitli okült yazılarda ise bu ikonun aslında birçok ruhsal anlam taşıdığına inanılır. Bu ikonları ve kiliseyi kutsal ve önemli kılan bir efsane vardır.

Kapısında yazan bilgiye göre; söz konusu kilise, ikonların ilk saklandığı kilise değil, onun yerine yenilikçi bir papaz tarafından yaptırılan ve zaman içinde restore edilen 2 kilisenin yenisi imiş; yani toplamda 3 kilise söz konusu imiş. Adı geçen ikona ve diğer eşyalar, bugün Aya Yorgi Kilisesi’nde yer almaktadır.

Büyükada’da yer alan Aya Yorgi Kilisesi, Hıristiyanların 2 hac noktalarından biridir. Bu nedenle her yıl 23 Nisan ve 24 Eylül tarihlerinde Hristiyan dinine mensup kişiler Büyükada’ya akın etmektedir.

Bu tarihlerde Aya Yorgi Kilisesi’ne gelenler gönüllerince dilek diledikten sonra, kiliseden bir adet çan veya anahtar alır. Dilekleri gerçekleşen kişilerin kiliseye geri gelip aldıkları objeyi iade etmesi gerekir.

Bir diğer inanışa göre de Aya Yorgi kilisesine çıkan yol, çalılara bağlanmış ipler, üst üste konmuş taşlar ve tırmanırken yolda açılmış makara makara iplerle doludur. Yaygın inanışa göre bu yolu hiç konuşmadan çıkan ve yoldaki çalılara ip bağlayan kişinin dileği gerçekleşir ve işleri çözülür, yolu bir makara ipi aça aça çıkan kişinin ise kısmeti açılır.

Emirgan Korusu

İstanbul Sarıyer’de Emirgan ve İstinye semtleri arasındaki Boğaz manzaralı kocaman bir yeşil alan olan Emirgan Korusu 47.2 hektarlık bir alan kaplamaktadır.

17. yüzyılda Erivan’ı kuşatan 4.Murat’a şehri ve kaleyi korumakla görevli Emir Güne Han savaşmadan şehri 4.Murat’a vermiştir. Bu tavrı 4. Murat’ın hoşuna gidince, kaleyi Osmanlı Devleti’ne savaşsız bir biçimde teslim eden Emir Güne Han, 4.Murat tarafından İstanbul’a getirildi ve 4. Murat pek sevdiği İranlı Emir Güne Han’a Emirgan korusunu armağan etmiştir.

Daha önce Feridun Bahçeleri olarak anılan bölge bundan sonra “Emir Güne Han” isminin zamanla değişmesiyle Emirgân Korusu olarak anılmaya başlanmıştır. Aradan geçen yıllarda pek çok kez el değiştiren ve 19. yüzyılda Osmanlı Padişahı Abdülaziz tarafından Mısır Hıdivi İsmail Paşa’ya verilen Emirgan Korusuna, 1871-1878 yılları arasında koru içinde 3 köşk yaptırılmıştır.

Günümüze de ulaşan bu köşkler Sarı Köşk, Pembe Köşk ve Beyaz Köşk olarak adlandırılmaktadır. 1940 yılında dönemin İstanbul belediye başkanı Lütfi Kırdar’ın girişimiyle kamulaştırılıp park olarak düzenlenerek halka açılmıştır.

Emirgan Korusunda 2006 yılından itibaren her yıl Nisan ayında İstanbul’un simgelerinden olan Lale’ler için  Lale Festivali düzenlenmektedir.

Emirgan Korusu

İstanbul Sarıyer’de Emirgan ve İstinye semtleri arasındaki Boğaz manzaralı kocaman bir yeşil alan olan Emirgan Korusu 47.2 hektarlık bir alan kaplamaktadır.

17. yüzyılda Erivan’ı kuşatan 4.Murat’a şehri ve kaleyi korumakla görevli Emir Güne Han savaşmadan şehri 4.Murat’a vermiştir. Bu tavrı 4. Murat’ın hoşuna gidince, kaleyi Osmanlı Devleti’ne savaşsız bir biçimde teslim eden Emir Güne Han, 4.Murat tarafından İstanbul’a getirildi ve 4. Murat pek sevdiği İranlı Emir Güne Han’a Emirgan korusunu armağan etmiştir.

Daha önce Feridun Bahçeleri olarak anılan bölge bundan sonra “Emir Güne Han” isminin zamanla değişmesiyle Emirgân Korusu olarak anılmaya başlanmıştır. Aradan geçen yıllarda pek çok kez el değiştiren ve 19. yüzyılda Osmanlı Padişahı Abdülaziz tarafından Mısır Hıdivi İsmail Paşa’ya verilen Emirgan Korusuna, 1871-1878 yılları arasında koru içinde 3 köşk yaptırılmıştır.

Günümüze de ulaşan bu köşkler Sarı Köşk, Pembe Köşk ve Beyaz Köşk olarak adlandırılmaktadır. 1940 yılında dönemin İstanbul belediye başkanı Lütfi Kırdar’ın girişimiyle kamulaştırılıp park olarak düzenlenerek halka açılmıştır.

Emirgan Korusunda 2006 yılından itibaren her yıl Nisan ayında İstanbul’un simgelerinden olan Lale’ler için Lale Festivali düzenlenmektedir.

Miniatürk

3 kıtaya nam salan Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyeti’nin birbirinden güzel eserleri, tüm dünyanın gıpta ederek baktığı coğrafyamızın nadide yapılarını İstanbul’da 60.000 metrekare alanda toplayan Miniatürk‘te Osmanlı ve Türkiye coğrafyasından seçili eserlerini 1/25 ölçekle küçültülmesi ile oluşturulurken gelecekte eklenebilecek eserler olabileceği düşünülerek hazırlanan park Dünya’nın en büyük maket parkı.

Galata Kulesi, Kız Kulesi, Uludağ, Boğaziçi Köprüsü, Nemrut Dağı Kalıntıları, Mostar Köprüsü, Artemis Tapınağı, Atatürk Olimpiyat Stadyumu, Aspendos, Aya İrini, Topkapı Sarayı gibi bir çok yapı, doğa güzellikleri, tarihi eserlerin 59’u İstanbul, 51’i Anadolu’nun çeşitli yörelerinden ve 12’si Osmanlı İmparatorluğu topraklarında bulunmuş ancak bugün Türkiye sınırları dışında kalan yerlerden seçilmiştir.

Miniatürk, çok düşük bir ücretle gezebileceğiniz bir açık hava müzesi. İçerisinde restoran ve hediyelik eşyaların da satıldığı bir bölüm mevcut.Miniatürk girişinde size verilen biletteki barkodları eserlerin önündeki sesli makineye okuttuğunuzda size yapının özellikleri ve tarihi hakkında size bilgi veriyor.

Miniatürk içerisinde bulunan “Kristal İstanbul” müzesi ise Dünya’nın ilk Kristal Müzesi özelliğini taşıyor ve kristaller içerisinde Galata Kulesi, İzmir Saat Kulesi, Ayasofya gibi 16 nadide eserin özel bir teknik ile kristal gibi cama işlenmesi ile oluşturuluyor.

Miniatürk

3 kıtaya nam salan Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyeti’nin birbirinden güzel eserleri, tüm dünyanın gıpta ederek baktığı coğrafyamızın nadide yapılarını İstanbul’da 60.000 metrekare alanda toplayan Miniatürk‘te Osmanlı ve Türkiye coğrafyasından seçili eserlerini 1/25 ölçekle küçültülmesi ile oluşturulurken gelecekte eklenebilecek eserler olabileceği düşünülerek hazırlanan park Dünya’nın en büyük maket parkı.

Galata Kulesi, Kız Kulesi, Uludağ, Boğaziçi Köprüsü, Nemrut Dağı Kalıntıları, Mostar Köprüsü, Artemis Tapınağı, Atatürk Olimpiyat Stadyumu, Aspendos, Aya İrini, Topkapı Sarayı gibi bir çok yapı, doğa güzellikleri, tarihi eserlerin 59’u İstanbul, 51’i Anadolu’nun çeşitli yörelerinden ve 12’si Osmanlı İmparatorluğu topraklarında bulunmuş ancak bugün Türkiye sınırları dışında kalan yerlerden seçilmiştir.

Miniatürk, çok düşük bir ücretle gezebileceğiniz bir açık hava müzesi. İçerisinde restoran ve hediyelik eşyaların da satıldığı bir bölüm mevcut.Miniatürk girişinde size verilen biletteki barkodları eserlerin önündeki sesli makineye okuttuğunuzda size yapının özellikleri ve tarihi hakkında size bilgi veriyor.

Miniatürk içerisinde bulunan “Kristal İstanbul” müzesi ise Dünya’nın ilk Kristal Müzesi özelliğini taşıyor ve kristaller içerisinde Galata Kulesi, İzmir Saat Kulesi, Ayasofya gibi 16 nadide eserin özel bir teknik ile kristal gibi cama işlenmesi ile oluşturuluyor.

Fethi Paşa Korusu

Üsküdar’daki boğaz iskelesinden yürüme mesafesinde kanlıca yönüne doğru yürüdüğünüzde kolayca ulaşabileceğiniz bir yer.

Sosyal tesisler içerisinde kafeterya ve restoran mevcut, dilerseniz güzel bir akşam üstü yürüyüşü ve seyir balkonundaki manzarada kafanızı boşalttıktan sonra yine manzara eşiliğinde güzel bir yemek keyifli bir hafta sonu geçirmek yanında kafasını dinlemek isteyenler için oldukça güzel bir alternatif.Fetih paşa korusu girişinin tam karşısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Paşalimanı Sosyal Tesisleri yer alır. Fethi Paşa korusunda yüksekten gördüğünüz manzarayı denize sıfır izlerken yiyeceğiniz birbirinden lezzetli yemekler İstanbul’da yaşadığınız için kendinizi şanslı hissetmenizi sağlayacaktır.

Fethi Paşa Korusu

Üsküdar’daki boğaz iskelesinden yürüme mesafesinde kanlıca yönüne doğru yürüdüğünüzde kolayca ulaşabileceğiniz bir yer.

Sosyal tesisler içerisinde kafeterya ve restoran mevcut, dilerseniz güzel bir akşam üstü yürüyüşü ve seyir balkonundaki manzarada kafanızı boşalttıktan sonra yine manzara eşiliğinde güzel bir yemek keyifli bir hafta sonu geçirmek yanında kafasını dinlemek isteyenler için oldukça güzel bir alternatif.Fetih paşa korusu girişinin tam karşısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Paşalimanı Sosyal Tesisleri yer alır. Fethi Paşa korusunda yüksekten gördüğünüz manzarayı denize sıfır izlerken yiyeceğiniz birbirinden lezzetli yemekler İstanbul’da yaşadığınız için kendinizi şanslı hissetmenizi sağlayacaktır.

Çemberlitaş Sütunu

1. Konstantin Roma’daki Apollon tapınağından söktürdüğü 57 metre uzunluğundaki Apollon Sütununu, Forum Konstantin adı verilen meydana yani bugünkü yerine M.S. 300 yılında kendi onuruna diktirmiştir.

İstanbul’un yedi tepesinden biri olan Forum Konstantine dikilen meşhur Apollon sütunu,  Her biri 3 ton ve 3 metre çapındaki 8 adet sütun ve bir kaidenin üst üste konarak birleştirilmesi ile oluşturulmuştur.

İlk geldiğinde tepesinde doğan güneşi selamlayan Apollon heykeli varken, 1.Konstantin bu heykeli kaldırıp kendi heykelini sütunun tepesine diktirmiştir. Daha sonraları  Julianus ve Theodosius heykelleri yapının tepesine konulan heykeller olmuştur.

1081 yılında yıldırım isabet eden Apollon sütunu yıkılmış, heykeli devrilmiş ve akabinde  I. Aleksios Komnenos tarafından onartılmış, tepesine de bir haç ile kaidesi olan bir başlık konmuştur. 1453’te İstanbul’un fethi ile birlikte Fatih Sultan Mehmed Han Haç’ı kaldırmıştır.

Yavuz Sultan Selim tarafından ilk kez 1400’lü yıllarda onarılan Apollon Sütunu, geçirdiği yangından sonra Sultan 2.Mustafa tarafından yenilenmiştir. Yenileme çalışmalarında duvarlarla takviye edilen Apollon Sütunu çevresine demir çemberler sarılarak güçlendirildikten sonra adını da bu çemberlerden alarak Çemberlitaş olarak anılmaya başlamıştır.

Bugünkü boyu geçmiştekinden çok uzaktır. 57 metrelik ilk hali geçirdiği uzun zaman, yangınlar ve yıldırım sonrasında bugün 35 metre kadar kalmıştır.

Rivayete göre Çemberlitaş’ın altına yapıldığı sıralarda Hz. İsa’nın mezarından yani Kudüs’ten getirilen bazı eşyaların konulmuştur.Konumu itibariyle, Sultanahmet Meydanı, Ayasofya, Beyazıt arasındaki bir bölümde kalan Çemberlitaş, tarihi İstanbul’un önemli eserlerinden olup yüzyıllardır İstanbul’un başından geçenleri derin bir sessizlikle izlemeye devam etmektedir.

Çemberlitaş Sütunu

1. Konstantin Roma’daki Apollon tapınağından söktürdüğü 57 metre uzunluğundaki Apollon Sütununu, Forum Konstantin adı verilen meydana yani bugünkü yerine M.S. 300 yılında kendi onuruna diktirmiştir.

İstanbul’un yedi tepesinden biri olan Forum Konstantine dikilen meşhur Apollon sütunu, Her biri 3 ton ve 3 metre çapındaki 8 adet sütun ve bir kaidenin üst üste konarak birleştirilmesi ile oluşturulmuştur.

İlk geldiğinde tepesinde doğan güneşi selamlayan Apollon heykeli varken, 1.Konstantin bu heykeli kaldırıp kendi heykelini sütunun tepesine diktirmiştir. Daha sonraları Julianus ve Theodosius heykelleri yapının tepesine konulan heykeller olmuştur.

1081 yılında yıldırım isabet eden Apollon sütunu yıkılmış, heykeli devrilmiş ve akabinde I. Aleksios Komnenos tarafından onartılmış, tepesine de bir haç ile kaidesi olan bir başlık konmuştur. 1453’te İstanbul’un fethi ile birlikte Fatih Sultan Mehmed Han Haç’ı kaldırmıştır.

Yavuz Sultan Selim tarafından ilk kez 1400’lü yıllarda onarılan Apollon Sütunu, geçirdiği yangından sonra Sultan 2.Mustafa tarafından yenilenmiştir. Yenileme çalışmalarında duvarlarla takviye edilen Apollon Sütunu çevresine demir çemberler sarılarak güçlendirildikten sonra adını da bu çemberlerden alarak Çemberlitaş olarak anılmaya başlamıştır.

Bugünkü boyu geçmiştekinden çok uzaktır. 57 metrelik ilk hali geçirdiği uzun zaman, yangınlar ve yıldırım sonrasında bugün 35 metre kadar kalmıştır.

Rivayete göre Çemberlitaş’ın altına yapıldığı sıralarda Hz. İsa’nın mezarından yani Kudüs’ten getirilen bazı eşyaların konulmuştur.Konumu itibariyle, Sultanahmet Meydanı, Ayasofya, Beyazıt arasındaki bir bölümde kalan Çemberlitaş, tarihi İstanbul’un önemli eserlerinden olup yüzyıllardır İstanbul’un başından geçenleri derin bir sessizlikle izlemeye devam etmektedir.

Dikilitaş

Sultan Ahmet Meydanının güneyinde yer alan Dikilitaş MS 390 yılında imparator 1. Theodosius Dikilitaşı gemi ile İstanbul’a getirterek Hipodrom’da bugünkü yerine diktirdi.

Dikilitaş, kırmızı Asvan granitinden yapılmıştı ve orijinal yüksekliği 30 m idi. Fakat, ya nakliye sırasında ya da şimdiki yerine yerleştirilirken alt bölümü zarar gördüğü için bugünkü yüksekliği 18,45 m’dir (kaidesi ile birlikte 24,87 m). Ağırlığının ise yaklaşık olarak 200 ton olduğu tahmin edilmektedir.

Bu arada Hipodromu bir çok okuyucumuz merak ediyordur eminim. İstanbul’un bugün Sultan Ahmet Meydanı olarak bilinen alanı, Bizans döneminde Hipodrom olarak bilinir ve burada gösteriler yapılırdı. Bizans’ın bu eski ve görkemli meydanı o denli önemliydi ki Bizans’ın en önemli yapıları bu Hipodrom çevresinde inşa edilmişti. Ayasofya, Yerebatan Sarnıcı gibi eserlerin bu meydan etrafında olma sebebi de Bizans’a dayanmaktadır.

Dikilitaş, ilk olarak Mısır firavunu 3. Tutmosis tarafından MÖ 15. yüzyılda yaptırılmış ve Karnak tapınağının 7. pilonunun güneyine dikilmişti.

Roma imparatoru 2. Constantius MS 357 yılında Dikilitaşı tahtta bulunuşunun 20. yılını kutlamak için Nil nehri üzerinden İskenderiye şehrine getirtti.ŞARK MEKTUPLARI kitabının sahibi Lady Montagu, 1718 tarihindeki mektupların birinde kaydetmişlerdir.

Dikilitaş

Sultan Ahmet Meydanının güneyinde yer alan Dikilitaş MS 390 yılında imparator 1. Theodosius Dikilitaşı gemi ile İstanbul’a getirterek Hipodrom’da bugünkü yerine diktirdi.

Dikilitaş, kırmızı Asvan granitinden yapılmıştı ve orijinal yüksekliği 30 m idi. Fakat, ya nakliye sırasında ya da şimdiki yerine yerleştirilirken alt bölümü zarar gördüğü için bugünkü yüksekliği 18,45 m’dir (kaidesi ile birlikte 24,87 m). Ağırlığının ise yaklaşık olarak 200 ton olduğu tahmin edilmektedir.

Bu arada Hipodromu bir çok okuyucumuz merak ediyordur eminim. İstanbul’un bugün Sultan Ahmet Meydanı olarak bilinen alanı, Bizans döneminde Hipodrom olarak bilinir ve burada gösteriler yapılırdı. Bizans’ın bu eski ve görkemli meydanı o denli önemliydi ki Bizans’ın en önemli yapıları bu Hipodrom çevresinde inşa edilmişti. Ayasofya, Yerebatan Sarnıcı gibi eserlerin bu meydan etrafında olma sebebi de Bizans’a dayanmaktadır.

Dikilitaş, ilk olarak Mısır firavunu 3. Tutmosis tarafından MÖ 15. yüzyılda yaptırılmış ve Karnak tapınağının 7. pilonunun güneyine dikilmişti.

Roma imparatoru 2. Constantius MS 357 yılında Dikilitaşı tahtta bulunuşunun 20. yılını kutlamak için Nil nehri üzerinden İskenderiye şehrine getirtti.ŞARK MEKTUPLARI kitabının sahibi Lady Montagu, 1718 tarihindeki mektupların birinde kaydetmişlerdir.

Jale Kuşhan Balmumu Heykel Müzesi

Jale hanım, jeofizik mühendisi ve kendi sektöründe bir inşaat şirketince çalışırken fark ettiği Rusça bilen kalifiye insan ihtiyacını keşfettiğinde, bu yolun kendisini bir balmumu heykel müzesi sahibi yapabileceğini asla hayal edemezdi.

Jale Kuşhan, Rusça öğrenmeye gittiği Ukrayna’daki bağlantıları sayesinde ihracat yapmaya başlamış ve St. Petersburg’da gördüğü bir balmumu heykel müzesinden oldukça etkilenmişti. Bu ilginç müzeyi ülkesine kazandırmak için 3 bankadan aldığı krediler ve balmumu heykel müzesi ile yaptığı anlaşmalar neticesinde 34 Dünyaca ünlü insanın balmumu heykellerini Türkiye’de 3 ay boyunca sergilemek üzere kiralamasıyla Jale Kuşhan Balmumu Heykel Müzesinin ve başarılı bir girişimcilik hikayesinin de ilk tohumlarını atmış oldu.

Bir balmumu heykel için 8-15 sanatçının 1.5 ile 3 yıl arasında emek harcaması ve kullanılan saç, göz, kirpik, sakal gibi aksesuarların orijinal yani insandan alınarak kullanıldığını da eklersek balmumu bir heykel oldukça emek isteyen ve bir o kadar da zahmetli ancak, eşsiz bir sanat. 

Heykeli yapılacak insan hayatta ise fotoğraf çekimi, yüzünden alınan mask ile desteklenebiliyor ancak, heykeli yapılması düşünülen kişi hayatta değilse yine resimleri kullanıldığı gibi bürokratik bir engel yok ise mezarı açılıp kemik yapısı ve antropometrik yapısı incelenerek gerçeğe en yakın yüz hattını ortaya çıkartmaya çalışılmakta. Jale Kuşhan Balmumu Heykel Müzsinde bulunan Korkunç İvan ve Timurlenk’te bu yöntem kullanılmıştır.

Heykeller sergilenirken yaşadığı yıllara uygun bir dekor içerisinde yaşatılmakta ve müze gezisi sırasında ücretsiz dil desteği verilerek görsellerin de desteklediği bir sunum ziyaretçilere verilmektedir.

İlk etapta T.C. Kültür Bakanlığından alınan izinlerin yenilenmesi ve balmumu heykellerin asıl sahibi olan müzeden zaman istenmesi neticesinde bir de bakmış ki kiraladığı 34 heykelin kira öder gibi parasını ödeyerek sahibi olmayı başarmış Jale hanım. Türkiye’de hiç bilinmeyen bu sanatın tanıtımını yapmak oldukça meşakkatli olmuş ancak, 11 yılda 26 şehirde açılan 50 sergi ile gün geçtikçe balmumu heykel sayısını da arttırmış ve 60 heykel sayısına ulaşmış. Gazi Mustafa Kemal Atatürk başta olmak üzere Türk büyüklerinin de heykellerini yaptıran ve sayıyı her geçen gün arttıran  Jale hanım’ın amacı 100 Türk ve Dünya büyüğünün balmumu heykelini yaparak sabit bir müze kurabilmek. Bu koleksiyonu uluslararası platformda Türkiye’yi tanıtmada kullanmak.

İstanbul Jale Kuşhan Balmumu Heykel Müzesinde Kemal Sunal, Levent Kırca, Mustafa Kemal Atatürk, Michael Jackson, Arnold Schwarzenegger, Adolf Hitler gibi bir çok ünlü ismin gerçeğiyle bire bir aynı balmumu heykelini görmeniz mümkün.

İnsanların müzeyi ve balmumu heykel sanatını sevmesi ve desteklemesi için farklı uygulamalara da imza atan Jale Kuşhan, müze ziyaretçilerinden dileyenlerin el veya ayaklarından alınan kalıplar neticesinde balmumu heykellerinin yapılmasını sağlıyor.

Müze’nin bir çok ünlü ziyaretçisi olduğu gibi bu ziyaretçilerden bazıları kendi heykellerini de canlıyken görebilme şansına erişiyorlar. Jale hanım’ın girişimleriyle İstanbul Valiliği ile yapılan anlaşmalar neticesinde öğrencilerin görsel destekli eğitimini kapsayan bir müze gezisi olarak Jale Kuşhan Balmumu Heykel Müzesi ziyareti de teşvik ediliyor.

Jale Kuşhan Balmumu Heykel Müzesi

Jale hanım, jeofizik mühendisi ve kendi sektöründe bir inşaat şirketince çalışırken fark ettiği Rusça bilen kalifiye insan ihtiyacını keşfettiğinde, bu yolun kendisini bir balmumu heykel müzesi sahibi yapabileceğini asla hayal edemezdi.

Jale Kuşhan, Rusça öğrenmeye gittiği Ukrayna’daki bağlantıları sayesinde ihracat yapmaya başlamış ve St. Petersburg’da gördüğü bir balmumu heykel müzesinden oldukça etkilenmişti. Bu ilginç müzeyi ülkesine kazandırmak için 3 bankadan aldığı krediler ve balmumu heykel müzesi ile yaptığı anlaşmalar neticesinde 34 Dünyaca ünlü insanın balmumu heykellerini Türkiye’de 3 ay boyunca sergilemek üzere kiralamasıyla Jale Kuşhan Balmumu Heykel Müzesinin ve başarılı bir girişimcilik hikayesinin de ilk tohumlarını atmış oldu.

Bir balmumu heykel için 8-15 sanatçının 1.5 ile 3 yıl arasında emek harcaması ve kullanılan saç, göz, kirpik, sakal gibi aksesuarların orijinal yani insandan alınarak kullanıldığını da eklersek balmumu bir heykel oldukça emek isteyen ve bir o kadar da zahmetli ancak, eşsiz bir sanat.

Heykeli yapılacak insan hayatta ise fotoğraf çekimi, yüzünden alınan mask ile desteklenebiliyor ancak, heykeli yapılması düşünülen kişi hayatta değilse yine resimleri kullanıldığı gibi bürokratik bir engel yok ise mezarı açılıp kemik yapısı ve antropometrik yapısı incelenerek gerçeğe en yakın yüz hattını ortaya çıkartmaya çalışılmakta. Jale Kuşhan Balmumu Heykel Müzsinde bulunan Korkunç İvan ve Timurlenk’te bu yöntem kullanılmıştır.

Heykeller sergilenirken yaşadığı yıllara uygun bir dekor içerisinde yaşatılmakta ve müze gezisi sırasında ücretsiz dil desteği verilerek görsellerin de desteklediği bir sunum ziyaretçilere verilmektedir.

İlk etapta T.C. Kültür Bakanlığından alınan izinlerin yenilenmesi ve balmumu heykellerin asıl sahibi olan müzeden zaman istenmesi neticesinde bir de bakmış ki kiraladığı 34 heykelin kira öder gibi parasını ödeyerek sahibi olmayı başarmış Jale hanım. Türkiye’de hiç bilinmeyen bu sanatın tanıtımını yapmak oldukça meşakkatli olmuş ancak, 11 yılda 26 şehirde açılan 50 sergi ile gün geçtikçe balmumu heykel sayısını da arttırmış ve 60 heykel sayısına ulaşmış. Gazi Mustafa Kemal Atatürk başta olmak üzere Türk büyüklerinin de heykellerini yaptıran ve sayıyı her geçen gün arttıran Jale hanım’ın amacı 100 Türk ve Dünya büyüğünün balmumu heykelini yaparak sabit bir müze kurabilmek. Bu koleksiyonu uluslararası platformda Türkiye’yi tanıtmada kullanmak.

İstanbul Jale Kuşhan Balmumu Heykel Müzesinde Kemal Sunal, Levent Kırca, Mustafa Kemal Atatürk, Michael Jackson, Arnold Schwarzenegger, Adolf Hitler gibi bir çok ünlü ismin gerçeğiyle bire bir aynı balmumu heykelini görmeniz mümkün.

İnsanların müzeyi ve balmumu heykel sanatını sevmesi ve desteklemesi için farklı uygulamalara da imza atan Jale Kuşhan, müze ziyaretçilerinden dileyenlerin el veya ayaklarından alınan kalıplar neticesinde balmumu heykellerinin yapılmasını sağlıyor.

Müze’nin bir çok ünlü ziyaretçisi olduğu gibi bu ziyaretçilerden bazıları kendi heykellerini de canlıyken görebilme şansına erişiyorlar. Jale hanım’ın girişimleriyle İstanbul Valiliği ile yapılan anlaşmalar neticesinde öğrencilerin görsel destekli eğitimini kapsayan bir müze gezisi olarak Jale Kuşhan Balmumu Heykel Müzesi ziyareti de teşvik ediliyor.

banner4