banner114

AB-Türkiye ilişkisi: Yüksek gerilimden yeni bir başlangıca

banner54

Yaklaşık 5 yıldır çalkantılı bir süreç geçiren ama kopmayan AB-Türkiye ilişkileri, son dönemde atılan adımlar ile yeni bir döneme girdi.

AB-Türkiye ilişkisi: Yüksek gerilimden yeni bir başlangıca

Avrupa Birliği (AB) ile Türkiye arasında yaklaşık 5 yıldır süren gerilim, geçen aralık ayındaki zirvede Yunanistan ve Rum tarafının yoğun "yaptırım" baskısına rağmen AB’nin Türkiye ile diyaloğa kapı aralayan bildirisi ve taraflardan gelen gerginliği yumuşatıcı açıklamalar sonrası yeni bir döneme girdi.

Zorlu sınamalardan geçmesine rağmen kopmayan ama hayli çalkantılı bir süreç geçiren Türkiye-AB ilişkileri için artık taze başlangıç yapma ve ilişkileri onarma safhasına geçildi. Peki ilişkiler neden "dip" yapma noktasına geldi ve diyaloğa dönüş nasıl gerçekleşti?

2016, ilişkilerin hem zirve yaptığı hem de bozulmaya başladığı yıl olarak düşünülebilir. Suriye iç savaşının şiddetlenmesi ve Orta Doğu’daki çalkantılar sonrası 2015 yılında Avrupa kapılarına yüz binlerce sığınmacı dayanmış ve ortaya çıkan tablo eski kıta için İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana görülen en büyük siyasi krizlerden birine kapı aralamıştı. Nitekim aşırı sağ akımlar, demografik yapı ve sosyal dokunun değişeceği tezini kullanıp birçok ülke siyasetinde belirleyici rol oynayacak güce kavuştular.

Sığınmacı akınının yüzyılın krizine dönüşmesini durduran ise Türkiye ile imzalanan 18 Mart mutabakatı oldu. Bu mutabakat sonrası geçişler yüzde 95 oranında azaldı ve Avrupa Birliği, belki de kısa zaman içerisinde dağılmasına yol açacak krizi atlatmış oldu.

AB, "felaketi" atlattı ancak zaten süreci devam eden vize muafiyetinin öne çekilmesi, 3+3 milyar dolarlık mali yardım, Gümrük Birliğinin güncellemesi, yeni fasıllar açılması başta olmak üzere Türkiye’ye yönelik daha sonra "unutacağı" yükümlülüklerinin çok büyük kısmını yerine getirmedi. Ancak büyük bir siyasi krizden kurtulmanın rahatlığını yaşayan AB, Türkiye ile ilişkilerini 18 Mart mutabakatından bir süre sonra da olumlu bir seyirde götürmek istedi. Hatta uzun süre bekleyen başlıklardan Mali ve Bütçesel Hükümler faslı müzakereye açıldı.

AB-Türkiye ilişkilerinin makul bir seviyeye gelebilmesinin önündeki en büyük engel ise Yunanistan’ın muhtemel hamleleri olacak. Ege ve Doğu Akdeniz’de maksimalist bir anlayışı benimseyen Yunanistan, Birlik dayanışması adı altında AB’nin ve üyelerinin kendisine verdiği koşulsuz desteği istismar etme potansiyeline sahip. 

Darbe girişimi, ilişkilere de darbe oldu

AB, her ne kadar 18 Mart mutabakatının yükümlülüğünü yerine getirmekte o dönem yavaş davransa da Türkiye sabırlı bir bekleyiş içerisinde ilişkileri bozmadı. Lakin 15 Temmuz 2016’daki FETÖ darbe girişimi, pozitif ajanda ile yola devam eden Türkiye-AB ilişkilerine de darbe oldu.

Türkiye, her zeminde dünyaya demokrasi ve hukukun üstünlüğü uyarısı yapan AB’den darbe girişimine karşı hızlı ve sert bir tepki bekliyordu. Ancak öyle olmadı ve darbe girişimi devam ederken AB "bekle-gör" politikası izledi. Darbe girişimi başarısız olduktan sonra dönemin AB Konseyi Başkanı Donald Tusk, AB Komisyonu Başkanı Jean-Claude Juncker ve AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Federica Mogherini, AB ülkeleri adına yaptıkları ortak açıklamada, "Türkiye, AB için önemli bir ortak. AB, demokratik yollarla seçilmiş hükümeti, ülkenin kurumlarını ve hukuk kaidesini tam olarak destekliyor. Türkiye'de anayasal düzene hızlı bir şekilde dönülmesi çağrısı yapıyoruz. Gelişmeleri yakından izlemeyi sürdüreceğiz." ifadesini kullanmıştı.

Türkiye’yi tatmin etmekten uzak olan bu ikircikli tavır, sonraki dönemde diğer zorlu sınamalarda da kendisini gösterdi. Özellikle OHAL ilanı ile FETÖ üyelerine yönelik baskınlar, Avrupa Parlamentosunda (AP) Türkiye karşıtı söylem ve eylemlerin artmasına neden oldu.

2016, ilişkilerin hem zirve yaptığı hem de bozulmaya başladığı yıl olarak düşünülebilir. Suriye iç savaşının şiddetlenmesi ve Orta Doğu’daki çalkantılar sonrası 2015 yılında Avrupa kapılarına yüz binlerce sığınmacı dayanmış ve ortaya çıkan tablo eski kıta için İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana görülen en büyük siyasi krizlerden birine kapı aralamıştı. Nitekim aşırı sağ akımlar, demografik yapı ve sosyal dokunun değişeceği tezini kullanıp birçok ülke siyasetinde belirleyici rol oynayacak güce kavuştular. 

Yine Türkiye’ye karşı ikircikli tavrın en belirgin misallerinden biri Türkiye’nin Suriye’ye yönelik terör operasyonlarında görüldü. DEAŞ’a karşı başlatılan Fırat Kalkanı Harekatı’na ses çıkarmayan AB, hedefte terör örgütü PKK/YPG’nin olduğu Zeytin Dalı ve Barış Pınarı harekatlarına karşı bolca tehditli bir propaganda yürüttü. Propagandanın başında PKK’nın terör listesinden çıkarılması için bir ara 103 vekilin imza koyduğu, tescilli Türkiye karşıtlarının karargahı haline gelen AP vardı.

Libya'da uluslararası toplum tarafından tanınan BM destekli Ulusal Mutabakat Hükümetine ve işgal altındaki topraklarını kurtarmak için Ermenistan’a karşı Yukarı Karabağ’a operasyon yapan Azerbaycan’a verilen destekler de AB tarafından kabullenilemedi. Her iki savaşta da Birliğin bir kısmı darbeci Halife Hafter ve işgalci Ermenistan’ın yanında yer aldı ancak o "bir kısım", ilişkilerin zehirlenmeye devam etmesi için yeterli oldu.

Son olarak Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki hidrokarbon yataklarına ulaşma çabası, bu kez Yunanistan ve Rum tarafının yoğun baskısı ile AB içerisindeki Türkiye karşıtlığına zirve yaptırdı.

Lakin, "Gecenin en karanlık anı, şafağa en yakın anıdır" sözünü doğrularcasına ilişkilerin kopma noktasına geldiği geçen aralık ayında, AB içerisinde hala yaşamını sürdüren rasyonalite galip geldi ve AB’nin Türkiye’ye olan ihtiyacı hasıl oldu. Aralık zirvesinde Yunanistan ve Rum tarafı, ilişkileri tamamen koparacak düzeyde yaptırımlar talep etti. Bu talep Libya ile Karabağ meselesi nedeniyle Türkiye’ye diş bileyen Fransa’dan destek gördü. Almanya, İspanya ve İtalya blokunun karşı gelmesiyle ilişkilerin kopması için değil, "yeni bir başlangıç" için adım atıldı ve diyalog süreci yeniden başlatılmış oldu.

Türkiye ne bekliyor?

Türkiye, AB içerisinde diyalogdan yana olan ve yaptırım baskılarına boyun eğmeyen ülkelerin biraz da elini güçlendirme ve diyalog kanallarını açık tutma adına Oruç Reis ve Barbaros Hayrettin Paşa sismik araştırma gemilerinin çalışma alanlarını revize etti. Bu irade hem AB hem de Türkiye’ye karşı sert tavır takınan Fransa’da karşılık buldu ve kısa süre içerisinde birçok temas gerçekleşti.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron arasındaki mektuplaşmalar ve verilen sıcak mesajlar, AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ile Cumhurbaşkanı Erdoğan arasındaki video konferans görüşmesi ve Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun Brüksel temasları bunların en önemlileri sayılabilir.

Bu yılın AB ile Türkiye arasında bir diyalog süreci ile geçeceği varsayıldığında, her iki tarafın beklentilerinin olacağı ve müzakerelerin çetin geçeceği muhakkak. 15 Temmuz darbe girişimi öncesi seviyeye gelinebilmesi için öncelikle Türkiye’ye verilen sözlerin en azından bir kısmının yerine getirilmesi bekleniyor. Türkiye’nin öncelik verdiği 3 ana başlık şunlar: 2013 yılında yol haritası çizilmesine rağmen gerçekleşmeyen vize muafiyeti, 18 Mart Mutabakatı ve Gümrük Birliğinin güncellenmesi.

AB, her ne kadar 18 Mart mutabakatının yükümlülüğünü yerine getirmekte o dönem yavaş davransa da Türkiye sabırlı bir bekleyiş içerisinde ilişkileri bozmadı. Lakin 15 Temmuz 2016’daki FETÖ darbe girişimi, pozitif ajanda ile yola devam eden Türkiye-AB ilişkilerine de darbe oldu.

Aslında teknik bir mesele olan Gümrük Birliği zaten AB tarafından Türkiye’ye karşı "siyasi rehine" olarak tutuluyordu. Oysa buradaki güncelleme sadece Türkiye’ye değil, AB’ye de kazanç sağlıyor. Bu nedenle Gümrük Birliği güncellemesi mevcut talepler içerisinde ilk gerçekleşebilecek başlık olabilir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın son dönemde sıkça dile getirdiği ancak içeriği henüz açıklanmayan Yargı Reformu ise vize muafiyeti sürecine katkı sağlayabilir.

En büyük tehlike Yunanistan’ın maksimalist anlayışı

AB-Türkiye ilişkilerinin makul bir seviyeye gelebilmesinin önündeki en büyük engel ise Yunanistan’ın muhtemel hamleleri olacak. Ege ve Doğu Akdeniz’de maksimalist bir anlayışı benimseyen Yunanistan, Birlik dayanışması adı altında AB’nin ve üyelerinin kendisine verdiği koşulsuz desteği istismar etme potansiyeline sahip.

Nitekim karşılıklı olumlu adımlar atılmasına rağmen Yunanistan Dışişleri Bakanı Nikos Dendias, Girit’in doğusundaki kara sularını genişletmeyi planladıklarını söyledi. Diğer yandan 2016 yılında kendisinin durdurduğu istikşafi görüşmelere, "her fırsatta masadan kaçan ülke" olmama adına tekrar dönen Yunanistan, masada sadece deniz yetki alanlarını görüşeceklerini belirtip görüşmelerin içini boşaltmaya çalışıyor.

Sığınmacı akınının yüzyılın krizine dönüşmesini durduran ise Türkiye ile imzalanan 18 Mart mutabakatı oldu. Bu mutabakat sonrası geçişler yüzde 95 oranında azaldı ve Avrupa Birliği, belki de kısa zaman içerisinde dağılmasına yol açacak krizi atlatmış oldu.

Esasında Türkiye ile Yunanistan arasında Ege adalarının statüsü ve bunların silahsızlandırılması, azınlıkların durumu, Doğu Akdeniz’deki yetkilendirme, buradaki madenlerin paylaşılması, Kıbrıs gibi çok sayıda sorunlu başlık bulunuyor. Yunanistan ve Rum tarafı, tüm problemli başlıkları AB çatısı altında görüşüp, Türkiye’nin olmadığı bir zeminde maksimum kazanç elde etmeyi hedefliyor. Başbakan Kiryakos Miçotakis, 7 Aralık 2020 tarihinde yaptığı bir açıklamada, "Türk-Yunan anlaşmazlığını Türkiye-AB anlaşmazlığına çevirmeyi başardık." diyerek niyetini açık etmişti.

Yunanistan, farklı bir platformda konunun gündeme gelmemesi için NATO’da Genel Sekreter Jens Stoltenberg’in inisiyatifi ile başlatılan ve tamamen teknik boyutta olup, iki taraf arasında muhtemel çatışmayı önleme amaçlı toplantılara dahi katılmamakta direniyor.

Zorluklara rağmen umut var

Brüksel merkezli gazeteciler, geçen yıla kadar Türkiye-AB ilişkilerinin iklimini yansıtan her AB ve Avrupa Parlamentosu (AP) raporu için "daha kötüsü olamazdı" değerlendirmesinde bulunurdu. Son 5 yıldır tekrar eden ve her yıl kötüye giden sürecin artık sona ermesi ve yeni başlangıç yapılıyor olması dahi AB çevresinde eski günlerin geride kaldığı yorumlarına neden oluyor. İlişkileri zehirleme nosyonuna sahip unsurlar varlığını sürdürse de Türkiye-AB ilişkilerinde artık pozitif iklim ağır basıyor.

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner4

banner6